Sep 7, 2007

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Organik yeşillikler

Organik yeşillikler

Tarım için anahtar kelimeler nelerdi eskiden?

Tohum, toprak, su, gübre, çapa, çiftçi, hayvanlar ve yemyeşil, bereketli bir dünya.

Peki, şimdi hangi anahtar kelimeler var?

Tohum, toprak, su, çeşit çeşit suni gübre, traktör, biçerdöver ve daha onlarca petrol yakıtlı iş makinesi, ahırdan çıkmadan sunî yemle gelişen hayvanlar, 10 günde tavuk olan civcivler, nakliyesi kolay olsun diye üretilen kutu gibi karpuzlar, John Holmes’a kafa tutan patlıcanlar, hıyarlar…

Anadolu’da bundan 20 yıl öncesine kadar uygulanan ve Avrupa’ya benzemek için terk edilen tarım yöntemi, bugün aynı Avrupa tarafından organik tarım adıyla geri satılıyor bize.

Bir zamanlar çiftçi tohumlarını eker, üzerine kendi ineklerinin gübresini serper, kuyudan çektiği suyla sular ve hasattan sonra da sonraki yıl kullanacağı tohumları bir kenara ayırırdı.

Sonra modernleştik. Avrupa görmüş “Alamancı” kardeşlerimiz, borç harç aldıkları Mercedesleriyle Türkiye’ye geldiklerinde kavun kadar domatesler, elma boyunda çilekler ve köylünün eşeklerini komplekse sokan muzlar, hıyarlar getirdiler köylerine.

Alamanyaların nasıl zengin olduğunu anlamıştı artık cefakâr Türk köylüsü. Tohumluk ayırmaktan, kurutmaktan, Sarıkız’ın bokuyla uğraşmaktan kurtulmuştu. Tohumunu traktörüyle attı, fabrikadan aldığı sunî gübreyi serpti üzerine, emeklerini fareler kemirmesin diye envai çeşit zehir püskürttü tarlaların üzerine.

Artık yılda bir ürünü zor veren topraklardan iki kez bile ürün alınabiliyordu. Hem öyle minik minik değildi çilekler, uzaktan görenin domates sanacağı kadar büyük ve bereketliydi.

Yeni nesil, çileğin, domatesin kokusunu, üzümün tadını, kocaman çekirdekli karpuzların güzelliğini bilemeden, tadamadan yetişti. Dut dedikleri şey görünüşü tırtıla, tadı samana benzeyen iğrenç bir meyveydi. Anadolu’da akrabaları olan İstanbul çocukları, köydeki dedelerini ziyarete gidince tanıştılar amatör çiftçilikle ve gerçek tadını sunan meyvelerle.

Birazcık gösterişi olan her şeyini kopyalamıştık Avrupa’nın. Ama sonradan şaşırmaya başladık. Zamanında tüm dünyaya buğday, fındık satarken, Konya “tahıl ambarı”yken bu adamlar neden bizden ürün almaz olmuşlardı? Üstelik artık bizim meyve sebzemiz de en az onlarınki kadar büyük ve şekilsizdi. Neden beğenmiyorlardı bizi?

Fark ettik ki, tarımda da önemli olanın boy değil işlev olduğunu anlamıştı Avrupa. Ve fabrikalar tarlaların içine kadar girmişken, otobanlar tarım arazilerinin tam ortasından geçmeye başlamışken, apartmanlar meyve bahçelerinin içine dikilip toprağı öldürmüşken, bu işin sağlıklı olmadığına karar verdiler. Doğal olmalıydı tarım, bitkilerin temel ihtiyaçları karşılanmalı, kandırılmamalıydılar.

Gelişmiş ülkeler kendi ürettikleri Napolyon kirazlarını, Washington portakallarını, Chiquita muzlarını bize satarken, bizden daha fakir ülkelerden almaya başladılar gerçek ve katkısız meyve-sebzeyi.

Avrupa’da moda olunca biz de öğrendik bu işin sağlıklı olduğunu. Ancak emin olun ki Avrupa’da moda olmasa, ABD’de bio-shop’lar açılmasa bu işin ne kadar sağlıklı olduğu bu ülkede kimsenin umurunda olmazdı. Doğanın kanunlarına karşı çıkmadıkları için alay edilen ve ürününü satamayan çiftçilerin aslında haklı olduklarını anladık ve yeniden döndük eski yöntemlere. Kuzey Avrupa “ekolojik tarım” dedi, Orta Avrupa “biyolojik tarım” dedi; her şeyimizle olduğu gibi coğrafyamızla da kıyısından köşesinden Avrupalı olan bizler de “organik tarım” dedik adına.

Artık sağlıklı ve doğal besinler üretmeye çalışıyoruz. Elbette sanayi tipi tarıma geçmemizden daha uzun sürecek organik tarıma geçmemiz. Çünkü doğayı kirletmek kolaydır ve temizlemek kirletmekten daha zor. Eski temiz doğaya ulaşmamıza imkân yok ama belki gelecekte çileğin kokusunu bilen, dutun aslında bir tırtıl türü olmadığını anlayan, doğayla barışık bir nesil gelişebilir.

Şehre olan uzaklığından dolayı para etmeyen arsa ve tarlalar bir anda altın değerine ulaştı. Çünkü şehrin pisliğinden henüz nasiplenmemişlerdi. Şimdi oralarda organik tarım yapılıyor, 20 yıl öncesinde köylünün doğa kurallarına uyarak kalitelisini ürettiği sebze-meyvenin o günlerdeki tadını yakalamak için mühendislik çalışmaları yapılıyor.

İşte size yeni istihdam kapıları. Köyünden kalkıp İstanbul’a gelerek ziraat mühendisliği okuduktan sonra doğduğu yeri beğenmeyen ve İstanbul’da kalabilmek için tahsiline harcadığı 4 yılın ziyan olmasına aldırmadan farklı işlerde çalışanlar; kaliteli organik tarım için İstanbul’dan ne kadar uzak olursanız o kadar kârlı çıkarsınız.

Yorumlara kapımız açık