May 9, 2008

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Bir Sergio Leone vardı

Bir Sergio Leone vardı

Bugün usta yönetmenler dediğimiz Martin Scorsese, George Lucas, Steven Spielberg, Quentin Tarantino, Stanley Kubrick ve Robert Rodriguez gibi isimlerin saygıyla andığı ve tarzını takip ettiği bir isim vardır sinema dünyasında. Çektiği az sayıda filme rağmen sinemaya çok şey katan, son filmini çekmek için yıllarca bekleyen ve yukarıda saydıklarımın yanında daha birçok yönetmene ilham kaynağı olan bir efsane yönetmenin 19. ölüm yıldönümüydü 30 Nisan 2008.

Roberto Roberti olarak da bilinen sessiz film yönetmeni Vincenzo Leone ve İtalya’dan başka yerde pek bilinmeyen aktris Bice Waleran’ın (ismini ben de yeni öğrendim) çocuğu olan Sergio Leone, 3 Ocak 1929′da Roma’da dünyaya gelir. Hayatı sette geçen bir çiftin çocuğu olması onu ya sinemaya düşman edecek, ya da bu işe aşık olmasını sağlayacaktır ki, Sergio ikisinin arası bir yol tutturur ve ne çok sever ne de nefret eder.

Her çocuk gibi o da senaryo karalar, kendi kendine oyunculuk bile yapar. Çocukluk geride kalıp da üniversiteye adım atınca, bir yandan hukuk eğitimi alırken bir yandan da ilk ciddi senaryo denemelerini yazmaya ve kamera arkasına geçmeye başlar.

Kamera arkasına geçtiğinde aradığı işin bu olduğunu çözmekte gecikmez. Yaşının küçüklüğüne ve tecrübesizliğine rağmen kalitesini konuşturmaya başlar. Henüz çocuk yaştayken, Quo Vadis ve Ben-Hur’un da aralarında bulunduğu birçok filmde görev alır.

Vittorio de Sica’nın dünyaca ünlü eseri Ladri di Biciclette’in (Bisiklet Hırsızları) yönetmen yardımcılığına soyunduğunda henüz 17 yaşındadır. Hatta Gli Ultimi Giorni di Pompei’yi (Pompei’nin Son Günleri) çekmekte olan yönetmen Mario Bonnard’ın rahatsızlanması onun için bir fırsat olur ve filmi kendisi tamamlar.

Aynı dönemde Il cambio della guardia’nın da yönetmen yardımcılığını yapar ve ardından kendi filmlerinin planını yapmaya başlar.

Kendi tarzını oluşturması uzun sürmez. 1964’te son derece kısıtlı bütçeyle Per un pugno di dollari’yi (Bir avuç dolar için) çekerek spaghetti western akımını başlatır.

Hiç ara vermeden, 1965 yılında serinin ikinci filmi Per qualche dollaro in più (Birkaç dolar için) ile yoluna devam eder.

İki filmin su götürmez kalitesine rağmen son olarak gelecekte efsaneler arasına girecek olan filmi Il Buono, il Brutto, il Cattivo’yu (İyi, Kötü ve Çirkin) çeker ve The Man with No Name ismini verdiği üçlemesini tamamlar. (Dolar üçlemesi de diyebiliriz.)

Eserlerine; yaptığı film müziklerinde klasik İtalyan operasını temel alan Ennio Morricone’nin gücünü de katarak klasik westernde zaten var olan şiddeti yoğunlaştırır, yükseltir; kendi tarzındaki barok anlatımıyla, uzun planlardaki görkemli karakterleri ve sürekli birbirinin yerine geçen yakın plan sahneleriyle, görkemli ve törensel sahneleriyle birer opera havası verir, deyim yerindeyse operayı sinemaya taşır.

O spaghetti western der, ben western operası diyorum. Sergio Leone daha ilk filminde klasik western türünü eleştirerek başlamıştır işine. Klasik westernlerde sığır çobanları Amerika kıtasına kaliteyi ve ahlakı getiren, alçak Kızılderililere karşı yeni edindikleri toprakları cesaretle savunan ve bir yandan da onlara medeniyeti öğreten kovboylar olarak gösterilirken, Leone filmlerinin başkahramanları bile hırslı, para için her şeyi yapan, şiddeti kanıksamış karakterlerdir. Filmlerinde “iyi” ve “kötü” arasında net bir çizgi yoktur, belki “antikahraman” diye sınıflandırabileceğimiz ana karakterler vardır.

Spaghetti western üçlemesini tamamladıktan sonra hayalindeki mafya filmini çekmeye karar verir. Ancak çektiği westernlerin tadı hayranlarının ve yapımcıların damağında kalınca sürekli yeni western istekleri gelir ve yeni bir üçlemeye başlar.

Bu üçlemeye başlaması, çekmeye karar verdiği mafya filminin tam 16 yıl gecikmesine neden olacaktır. 1968′de üçlemenin ilk filmi C’era una volta il West (Bir Zamanlar Batıda) ile spaghetti western tarzından mafya tarzına yapacağı geçişin temelini atar, 1971′de ikinci film Giu’ la Testa (Bela Arayan Adam) ile devrimi sorgular.

Ve üçlemesinin son filmi için tam 13 yıl bekler. Bu esnada The Godfather’ın yönetmeni olması için Paramount tarafından yapılan teklifi “kendi mafya filmimi kendim çekeceğim” diyerek reddeder ve Harry Grey’in The Hoods (Serseriler) adlı kitabından apardığı kendi senaryosunu kurgulamaya devam eder.

Yıllar boyunca senaryoyu düşünen, 10 kelimelik cümle için aylarca bekleyen Leone, belki bu uzun hazırlık safhasından dolayı filmi bir türlü kısaltamaz. Toplamda 3 saat 40 dakika süren film 1984 yılında tamamlanıp Avrupa’da vizyona girdiğinde çok beğenilir ancak yapımcıların tembel Amerikalıların bu kadar uzun bir filmden sıkılacağını düşünerek ABD’de vizyona girmeden önce orasını burasını kesip kuşa çevirmeleri nedeniyle ABD’de en kötü filmlerden biri seçilir. Fakat sonradan değeri anlaşılır ve C’era una volta in America (Bir Zamanlar Amerika’da) en iyi filmler listelerinde sürekli yukarı tırmanır ve yıllar boyu aşağı inmez.

Sergio Leone ve Ennio Morricone ortaklığının doruk noktası olan filmde müzikler panflüt ustası Gheorghe Zamfir’in ustalığıyla şenlenmiş, Jennifer Connelly sinemaya adım atmış, Robert de Niro bir adım daha ilerlemiş olur.

Klasik western türünü kendi üçlemesiyle eleştiren ve değiştirip yenileyen Sergio Leone, bu filmiyle de mafya/gangster dünyasını kendi açısından gösterir, alışılmış gangster filmlerinin tamamen dışına çıkar. New York’ta o zamanlar var olan İtalyan ve İrlanda mafyası yerine ufak tefek işler yapan Yahudi mafyasının temel alınması bile filmin amacının bir mafya filminin anlatmak istediğinden farklı olduğunu gösterir.

Uzun sessizlikler ve kanlı düelloların, kısa replikler arasına gizlenmiş detaylı mesajların, aksiyon ve dinginliğin aynı anda yer aldığı filmleriyle Sergio Leone, bugün “bizim teknolojimiz yetersizdi, o yüzden çok dandik filmler çektik” bahanesinin arkasına saklanan Türk filmi yönetmenlerine ders verir gibi, bugünkü teknolojilerle bile çekilemeyecek kalitede eserler bırakmıştır arkasında.

Leningrad’ın (St. Petersburg) 2. Dünya Savaşı’ndaki halini konu alacak olan filminin henüz yazılı hale bile getirmediği senaryosunu sadece anlatarak Rusya’dan destek almayı başarmış ve ilk çalışmalarına başlamışken 1984 yılında kalp krizinden ölür.

Sinemada kalitenin sadece teknolojiyle değil, aynı zamanda hayal gücüyle, özgürce düşünebilmekle yakalanabileceğini hala anlamamış olan ve kendilerini teknoloji ve bütçe bahaneleriyle savunan yönetmenlerimize tekrar ve tekrar tavsiye ediyorum Sergio Leone filmlerini.

Gerçi malzeme yetersizliği konusunda onlar da pek haksız sayılmazlar. Hadi Sergio Leone gibi biri çıktı diyelim, müzikler için Ennio Morricone veya Zamfir gibi adamları nasıl bulalım? Peki ya Claudia Cardinale, Henry Fonda, Clint Eastwood, Eli Wallach, James Coburn, Robert De Niro, James Woods, Joe Pesci, Jennifer Connelly gibi oyuncuları?

Biz daha Hülya Avşar, Bülent Ersoy sendromunu aşamadık ki oralara gelelim…

Neyse biz de Hababam Sınıfı Batıda, Bir Zamanlar Hababam, Hababam Debabam Hala Hababam gibi filmler çekerek kendi tarzımızı yansıtmaya devam ederiz.

Yorumlara kapımız açık