Pit Café

Otomotiv eksenli seyahat, sanat, iş dünyası, gündem yazıları

Nuri Demirağ’ı hatırlayan var mı?

“Avrupa’dan, Amerika’dan lisanslar alıp tayyare yapmak kopyacılıktan ibarettir. Demode tipler için lisans verilmektedir. Yeni yapılan buluşlar ise bir sır gibi, büyük bir kıskançlıkla saklanmaktadır. Binaenaleyh kopyacılıkta devam edilirse, demode şeylerle beyhude yere vakit geçirilecektir. Şu halde Avrupa ve Amerika’nın son sistem tayyarelerine mukabil, yepyeni bir Türk tipi vücuda getirilmelidir.”

Nuri Demirağ

1886 yılında Sivas’ın Divriği kasabasında doğan Mühürdarzade Nuri Bey yukarıdaki açıklamalarını yapar ve işe koyulur. Ancak cumhuriyetin ilk günlerindeki girişimci işadamı denemeleri, siyaset arenasındaki yetersizliği nedeniyle başarısızlıktan başarısızlığa koşar. Cumhuriyet döneminin önü kesilen, “gizli güçlerce” durdurulan ilk girişimcisidir desek yanlış olmaz.

Henüz üç yaşındayken babasını kaybeder, daha okurken iş yaşamına atılır. 17 yaşındayken, okuduğu okulda yardımcı öğretmenlik yapmaya başlar.

Okulunu bitirdiğinde Ziraat Bankası’nda çalışmaya başlar. Halk açlıktan kırılırken, depolarda çürümeye terk edilmiş olan tahılı sattığı için hakkında soruşturma açılır. (Çünkü devlet buğday turşusunu keşfetmek üzeredir, halk ölse ne olacak?)

Ziraat Bankası’nda çalışırken Maliye Bakanlığı’nın açtığı bir imtihanı kazanarak İstanbul’a geçer, çeşitli kademelerde çalıştıktan sonra maliye müfettişi olur.

Bu esnada memleketteki işgal devam etmektedir. 1918 yılında, bir teftiş sırasında işgalcilerle ilk kez yakinen karşılaşır ve uğradığı hakaretlere dayanamayarak devlet memurluğundan istifa eder. Kendisi Türkiye’nin ilk liberallerindendir. (İşçi ve emekçi halkım sevmez onun gibisini, pis liboş falan der.) Devlet kademelerinde memur olarak çalışmanın ne kendisine ne ülkesine faydası olmayacağını o gün kesin olarak anlamıştır. Sermayenin ve ticaretin yabancıların elinde olması kimsenin işine yaramayacaktır.

İlk resmi girişimi sigara kâğıdı üretimidir. O günün parasıyla 252 lira eden 56 altını sermaye yaparak sigara kâğıdı üretimine başlar. Türk Zaferi adını verdiği sigara kağıdı markasıyla, birlik ve beraberliğe her zamankinden çok ihtiyaç duyulan günlerde piyasaya girer ve yerli üretim kağıtlar o kadar tutulur ki, 252 liralık sermayesi üç sene sonra 84.000 lira olur. Mühürdarzade Nuri Bey, artık paranın ve sermayenin gücünü hem anlamış hem ispat etmiştir.

1920 yılına gelindiğinde, Vehbi Koç ile birlikte cumhuriyetin ilk zenginlerinden olan Nuri Bey, demiryollarının ülkeye ne büyük bir katkı sağlayacağını fark eder ve müteahhitliğe soyunur. Fransızların elindeki işlerin ihalelerini daha düşük kâr marjıyla devletten alarak 1926 yılında demiryolu yapımına başlar.

Kısa bir süre içinde Fevzipaşa – Diyarbakır, Afyon – Antalya, Sivas – Erzurum, Irmak – Filyos hatlarında tam 1.012 kilometrelik demiryolu ağı inşa eder. (Yaptığı demiryolları cumhuriyet döneminin en büyük demiryolu atağıdır, marşlarda “demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” dizeleriyle eserleri anılır ama onun adını kimse bilmez.)

Bugünün anlı şanlı sanayicilerinin algısının dışında kalan şeyler düşünür, daha 1926 yılında İstanbul’a bir boğaz köprüsü yapılması gerektiğini söyler. Amerika’dan uzmanlar getirir, üzerinden demiryolu da geçen bir köprü projesi çıkarır. Ancak dört yıl süren çalışmaların ardından hazırlanan proje, İstanbul’un görüntüsünü bozacağı iddiasıyla meclisten(!) döner.

(Daha sonra Atatürk’ün partisinin başına gelecek olan adam, daha düşük özelliklerde bir köprünün yapımına 41 yıl sonra başlandığında, “ne gerek var kardeşim, zenginlere hizmet etmekten başka neye yarar?” diyerek yapanların boğazına sarılacaktır. Bugün de aynı huyu devam ediyor o adamın.)

Yaptığı her proje bir şekilde engellenmesine rağmen yılmaz, ülke genelinde devam eden yatırımların büyük miktarda enerjiye ihtiyaç duyduğunu söyleyerek Keban Barajı fikrini ortaya atar. Kimseye sözünü dinletemez ve Keban Barajı, onun söylediği tarihten tam 33 yıl sonra yapılır.

Nuri Bey’in en büyük takıntısı, ülkenin resmi olarak işgal altında olmamasına rağmen ekonominin hala işgal altında olmasıdır. Sermayenin yerelleşmesini, Türk işadamlarının ortaya çıkmasını istemektedir. Kendi devrindeki diğer yeni zenginler ithalatla işi bitirirken, Nuri Bey fabrikalar kurmayı ve Türk malı üretimler yapmayı planlar.

Fransızlar tarafından kilosu 33 liradan satılan çimento için oturup hesap yapar, kilosunu 13 liradan satacağını ilan ederek fabrika kurmak için izin ister. Ancak izin verilmez.

Nuri Bey, ülkede yabancıların tekelini kırmak için tek başına savaş vermekte, adeta kendini parçalamaktadır. Neredeyse hiçbir projesine teşvik veya destek alamamasına, hatta sürekli engellenmesine rağmen yılmaz.

1930-1938 yılları arasında bir yolunu bularak Karabük Demir Çelik Tesisleri’ni, İzmit Kağıt Fabrikası’nı, Bursa Merinos Fabrikası’nı kurar.

(Fabrikaların yanlış yerlerde kurulması müteahhit Nuri Bey’in suçu değil, İsmet İnönü ve Celal Bayar arasındaki otorite kavgasının sonucudur. Suyla ve odunla alakası olmayan İzmit’e kâğıt fabrikası kurulmuş, bir süre sonra susuz kalıp faaliyeti duran fabrikaya kilometrelerce uzaklıktaki Sapanca Gölü’nden su getirilmeye çalışılmıştır. Ayrıca kullanılan tomruklar, Bolu Dağı’ndan gelmektedir.

Yine İnönü’nün dayatmasıyla “güvenlik açısından” Karabük’e kurulan demir çelik fabrikası, demir yataklarına 1.000 kilometre, kömür yataklarına 120 kilometre mesafededir.

İbrahim Ethem Mihrabi’nin hatıralarında, Bursa Merinos Fabrikası’nın da Bayar’ın hatası sonucu yanlış yere kurulduğu iddia edilmektedir. Bayar ve İnönü arasındaki çekişme yıllar sürmüş, Atatürk’ün ölümünden sonra koltuğu ele geçiren İnönü, Bayar tarafından atanan tüm bürokratları görevden almıştır. Ancak DP ile iktidara gelen Bayar da intikam olarak İnönü’nün atadıklarını çıkarıp yerine kendi kadrosunu yerleştirmiştir.

Kanunların, yatırımların, fabrikaların temelleri atılırken bir yandan da kadrolaşmanın temeli atılarak gelecek nesillere bu işlerin nasıl yürüdüğü gösterilmiştir.)

Devletin projeleriyle bir türlü yıldızı barışmayan, iktidar kavgaları arasında kendi projeleri gölgelenen Nuri Bey, müteahhitliğin yanına havacılığı ekleyerek Türkiye’de havacılık sanayinin temellerini atar.

O günlerde devlet uçak alımı için halktan bağış toplamaktadır. Zenginlerden Vehbi Koç 5.000 lira bağışta bulunarak büyük bir ses getirir. Hemen ardından Nuri Demirağ’ın kardeşi ve ortağı Abdurrahman Naci Demirağ, 50.000 lira bağışta bulunarak bağışın nasıl bir şey olması gerektiğini öğretir. Bu kez gözler kardeşinden daha zengin olan Nuri Bey’e çevrilir. Ancak Nuri Bey, “ben size para vermeyeceğim, uçak da almayacağım. Ben bu ülkeye bir uçak fabrikası kuracağım,” diyerek uçak almaya bile parası olmayan bir devlete son derece ütopik gelen bir vaatte bulunur.

Tutar Beşiktaş’ta uçak fabrikası kurar (Teyyare Etüd Atölyesi) ve yolcu uçağı üretmeye başlar. Atölye olarak kurduğu fabrika kısa sürede o kadar gelişir ki, bu kez Yeşilköy’de Elmas Paşa Çiftliği’ni havaalanı yapmak için satın alır. O dönemde Avrupa’nın en modern havaalanı olan Amsterdam Havaalanı’nı inceleyerek 1.000 x 1.300 m ebatlarında bir piste sahip olan bir örneğini buraya yaptırır.

Nuri Bey’in girişimleriyle gerçekleşen yerli yatırımlar bazılarının canını sıkmaktadır. Ancak bir türlü durduramazlar. 1938 yılında Türk Hava Kurumu Nuri Bey’e 10 okul uçağı ve 65 planör siparişi verir. 1941 yılında tamamlanan ürünlerle, tamamen Türk mühendis ve işçilerinin eseri olan Nu.D.38‘ler Türk semalarında uçuşlara başlar.

Ağustos 1941′de ilk uçuş, Nuri Bey’in doğduğu yer olan Sivas’ın Divriği ilçesine yapılır. Medyanın olumsuz tutumuna ve meclisin engelleme çabalarına rağmen halk bu işi o kadar sever ki, fiili işgalde gösterdiği direnişe rağmen ekonomik işgale tam teslimiyet gösteren halkı uyandırmak isteyen Nuri Bey, deneme uçuşlarının sayısını yükseltir.

Nu.D.38 tipi uçaklar, çift pilot kumandası bulunan altı kişilik çift motorlu yolcu uçaklarıdır ve saatte 325 km sürate, 1.000 km menzile sahiptirler.

Avrupa’da büyük yankı uyandıran Türk uçakları birçok ülkeden sipariş alırken, THK verdiği siparişleri iptal eder. İki ayrı mahkemede bilirkişilerin hazırladığı olumlu raporlara rağmen ödeme yapılmaz ve uçaklar alınmaz. Emekleri yine boşa giden Nuri Bey’e atılabilecek en büyük kazık, kendi ülkesi tarafından atılmıştır.

(Nuri Bey, demiryolları işinden kazandığı 11 milyon lirayla, cumhuriyetin ilk milyoneri olmuştur. Bu para bana yeter diyerek köşesine çekilebilir ve tüm yaşamını bolluk içinde keyifle geçirebilirdi. Daha fazla para kazanmak isteseydi, yabancı sermayenin tekelini kırıp Türkiye’nin kalkınmasına çabalamak yerine herkesle iyi geçinerek nesildaşı Koç gibi sadece ithalat yapardı ve parasına para katardı.

Ama onun asıl istediği Türkiye’de sanayinin gelişmesiydi. Bunun için çabaladı, kazandığı milyonlarca lirayı bunun için harcadı.

Uçak almaya parası olmayan bir ülkede, ithal edilen uçakların kullanabilmesi için havaalanı kurup Türk Hava Kurumu’na tahsis etti. Uçakları uçuracak pilot yoktu, pilot okulu kurdu. Yabancı tekelini kıralım, kendi ülkemize ait uçaklarımız olsun dedi, uçak fabrikası kurdu. Ama yine yaranamadı ülkesine.)

Uçak sevdasına da bin türlü engel koyulan Nuri Bey, bu esnada bir fırsat bulur ve daha önce izin alamadığı çimento fabrikası için sekiz yıl sonra izin kopararak fabrikayı Sivas’ta inşa eder.

Nuri Bey’in bireysel havacılık sanayisi THK tarafından verilen siparişlerin iptal edilmesiyle önce maddi zarara uğratılır, ancak bir türlü sindirilemeyen ve parası tükenmeyen adamı durdurabilmek için yeni bir proje geliştirilir. Çünkü dünya uçak standartlarında A Sınıfı’na dahil olan çift motorlu Nu.D.38‘ler Türkiye’de müşteri bulamasalar da, Fransa, İspanya gibi Avrupa ülkelerinden siparişler almaya devam etmektedir. Fabrikasının, atölyesinin ve havaalanının bulunduğu alanlar birbiriyle alakasız yerlerde olmasına rağmen çeşitli bahaneler bulunarak istimlâk edilir. İstimlâk edilen arazilerin ödemesi için, devletin parasının olmadığı gerekçesiyle 20 yıl vade verilir. Uzun süre çabalamasına rağmen istimlâk edilen arazilerinin parasını tahsil etmeyi başaramaz.

Aynı dönemde, sadece ithal paraşütlerin satıldığı ülkemizde kaliteli paraşütler üretmeye başlayarak bir yabancı tekelini daha kırmayı başarır.

Devletin baskıları sonucunda uçak fabrikasını kapatmak zorunda kalan Nuri Bey, bu kez de elindeki uçakları kullanarak Gök Okulu adıyla bir okul açar ve gençlerin havacılığı öğrenmesi için emek verir.

Ancak Nuri Bey bakar ki bu iş böyle olmayacak, siyasete girmeye karar verir. Ticarette tekelleri yıkma hedefiyle çalışan ve bunu bir nebze başararak yerli sanayiye öncülük eden büyük girişimci, bu kez siyasette tekelleri yıkmaya karar verir ve Milli Kalkınma Partisi’ni kurarak çok partili sisteme geçişin temellerini atar. 1946′da yapılan seçimlere katılır ancak başarılı olamaz.

Ticarette hükümetin önemini kavrayarak siyasete girişen Nuri Bey, siyasette de medyanın önemini kavrayınca gazete kurmaya karar verir. 100.000 baskı kapasiteli bir matbaa kurarak kendi haftalık gazetesini çıkarmaya başlar. Gazeteleri kapatıldıkça yenisini açar. Önce Yurdda Kalkınma, sonra Tez Kalkınma ve son olarak da Öz Kalkınma gazetelerini çıkararak partisini desteklemeye çalışır. Yanına bir de radyo istasyonu kurmak ister ama bir türlü izin alamaz. Türkiye’nin ilk özel radyosunun kurulmasına daha 50 sene vardır, Nuri Bey’e mi kalmış onu kurmak?

MKP işe yaramayınca, DP listelerine yazılır ve 1954 seçimlerinde milletvekili seçilerek meclise girmeyi başarır. Yaptığı konuşmaların neredeyse tamamı birer bomba niteliğindedir. Demokrasinin kötüye gittiğini söyler, kimse umursamaz ama üç yıl sonra dedikleri çıkar ve DP kapatılır. Gerçi Nuri Bey, partinin kapatıldığını görecek kadar yaşayamaz; 13 Kasım 1957′de vefat eder ve piyasada at koşturmaya çalışan Türk görünümlü Yahudilerin dizginleri de böylece serbest kalır.

Siyaset ve ticaretle birlikte sanat ve tarihle de ilgilenen Nuri Bey, Nazım Hikmet ve Neyzen Tevfik’e ev almış, 43 tarihi çeşmeyi restore etmiş, bir o kadar çeşme, yurt, okul yaptırmıştır. Eserlerinin hiçbirine bina  boyunda tabela asıp ismini yazdırmadığı için “ünlü hayırseverler” listelerine girmemiş, bunu hiç düşünmemiştir.

28 Aralık 1939′da cumhuriyet döneminin ilk büyük depremi Erzincan’da yaşanır. Evindeki tüm gıda maddelerini ve giyecekleri yüklenip bölgeye varan ilk yardım ekibi olarak Erzincan’a koşar. Enkazlarla, yaralılarla bizzat ilgilenir, evlerini kaybedenler için prefabrik evler yapar. Bildiğim kadarıyla Kızılay 1999′da becerdi o işi.

Nuri Bey, İstanbul Üniversitesi’nde uçak mühendisliği bölümünün açılması için öncülük eder, Sivas’ta kurmayı planladığı Gök Üniversitesi ve 100.000 kişilik sanayi kenti için hükümetten izin alamaz, her şeyi hazırlanmış olan projeler dosyalarda kalır…

Durmaz, ölümünden sonra da durmak istemez. 40 yaşına bastığında bir bağış belgesi yazdırır. Belgede, “var olan ve yaşamımın sonuna kadar çalışmamdan elde edilecek olan kişisel servetimden aile ve evlatlarımın orta halde geçimlerine yetecek ve yavrularımın yüksek öğrenim masraflarını sağlayacak tutar çıkarıldıktan sonra yaşarken yapmaya başarılı olamayacağım yararlı kuruluşlar meydana getirmek ve sürdürmek koşuluyla kişisel servetimi bağışladım,” yazmaktadır.

Yıllar önce yaptıkları bugün kullanılan, düşündükleri bugün hayata geçirilen ve hala hayata geçirilmek üzere bekleyen fikirleri olan bu dev girişimciye gereken saygıyı göstermek bir yana, bugün ismini bile hatırlamamak, hakaret etmek değil de nedir?

Vasiyetini yerine getirmediniz, o öldükten sonra bıraktığı bağışlarla ne bir kilometre ray döşediniz ne de uçak yapmayı düşündünüz. Onun ihtiyacı yok sizin övgünüze ama hiç olmazsa bir havaalanına, bir okula adını verseydiniz be! Sivas Havaalanı’na onun ismini vermek istediklerinde hükümet kulak tıkadı bu isteğe, bilmiyorum nedendir…

Ölümünden sonra bile gerekli saygıyı göremeyen, ömrünü ve tüm servetini adadığı ülkesi tarafından bir anma günü, bir fatiha bile çok görülen bir adamdır Nuri Demirağ. Çünkü bizde sadece iki kişi kutsaldır, sadece onların isimleri verilir okullara, meydanlara… Diğerlerinin bir önemi yoktur, olamaz. Atatürk Havalimanı, İnönü Caddesi demek varken Demirağ Lisesi yapmak hiç yakışır mı böyle bir topluma?

Sonra da tutup sanayiden, gelişmeden şundan bundan bahsedilir, Kırım Yahudilerinin ithalatları ve Türk işçisini Avrupa markalarına pazarlamaları gelişme olarak lanse edilir.

Geçmişine saygısı olmayan bir ülkenin geleceği olabilir mi?

Resmi ideoloji, resmi tarih ve milli eğitimin gerçek anlamı, bu insanlar tarihin tozlu sayfaları arasından bulunup çıkarıldıkça daha iyi anlaşılacak.

TCDD hızlı tren için isim bulma yarışması başlatmış. Sevimli görünecekler halka, bize fikrimizi sorduğu için hepimiz çok sevip bağrımıza basarız artık TCDD’yi. Ama hiç sormayın halka, bari hızlı trene hak eden adamın ismini verin…

Önceki Yazı Post

Sonraki Yazı Post

Sen ne diyorsun?

© 2007 - 2018 Pit Café