Apr 18, 2009

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Aşka aşık olan adam: Lionel Dobie

Aşka aşık olan adam: Lionel Dobie

Kapris No: #~Belirsiz~:

— Beni seviyor musun?
— Seviyor muyum? Seviyorum tabii ki, evet.
— Seni terk edersem ne yaparsın?
— Ne mi yaparım? Çatıya çıkıp vurulmuş bir köpek gibi bağırırım.
— Ama ben seni sevmiyorum.

Kapris No: #~Sonsuz~:

— Beni seviyor musun?
— Seviyorum tabii ki, evet.
— Benim için her şeyi yapar mısın?
— Ne yapayım? Söylemen yeterli.
— Şunları görüyor musun? Git ve direksiyondakini dudaklarından öp, yeniden konuşalım. (Yağmurlu gecede, sokağın köşesinde beklemekte olan polis arabasını gösterir.)
– Ne!?
— Hadi, beni ne kadar sevdiğini göster.
— Yapınca ne olacak ki?
— Aşkının gerçek olduğunu anlayacağım. Yapmazsan kolpacılar kralısın. Eşyalarımı toplar giderim.

Bu diyalogu yaşasanız ne yapardınız? Hatta kızın dediğini yaptıktan sonra yine de sizi bırakıp giderse ne yapardınız?

Bir kadına âşık olmak ve aşka âşık olmak arasında ciddi fark var. Lionel Dobie, sarışın Paulette’e âşık değil aslında, Paulette’in verdiği ızdıraba âşık. Bir başkasının “sikerim böyle aşkın ızdırabını,” diyerek bırakıp gideceği yerlerde, Lionel katlanarak artan bir tutkuyla koşuyor aşkın peşinden. Kızın onu terk ettiği gün yeni bir kızla başlaması da ayran gönüllü olduğunu değil, ihtiyacının aşk olduğunu gösteriyor. Bugün Paulette olur, yarın Sharon, sonra Kezban veya Nurcan… Kişiler önemli değil, birinin varlığı önemli bu tip insanların yaşamında. Eğer o yürek aşka değil de bir kadına bağlanırsa bir daha ne resim yapabilirler, ne de şiir yazabilirler.

Yaşamlarındaki her kadına aynı sevgiyi verirler, çünkü “o kadın” değil, “aşk”tır önemli olan. Her kadın onlarla mutludur, onlar da bir kadın oldukça mutludurlar. Ve yaşamlarındaki kadın kim olursa olsun, standartları değişmez.

Martin Scorsese, Francis Ford Coppola ve Woody Allen’in ortak çalışması olan New York Stories’i izleyenler genelde sevmezler ilk hikâyeyi, varsa yoksa Woody Allen ve Oedipus Wrecks. Oysa ilk hikâye olan Life Lessons çok daha renklidir.

Üniversitede ömür çürütmüş doçent kılıklı Woody Allen yerine Nick Nolte var mesela. Veya uyuz ihtiyar Yahudi teyze yerine Rosanna Arquette var. İsyandan bunalıma uçarken psikologda soluklanan sorunlu bir karakter yerine kafayı aşkla bozmuş, boya sıçarcasına resim yapan daha sorunlu bir karakter var.

Üstelik arka planda sürekli Procol Harum’dan Whiter Shade of Pale çalıyor. Hem tipsizler kralı Steve Buscemi de abuk bir “performans sanatçısı” rolüyle az da olsa görülebiliyor. Daha n’olsun kardeşim, izlenmez mi bu hikâyecik?

Çevreden, insanlardan, piyasadan ve aptal gündemden bunaldığımda en güzel ilaç oluyor Life Lessons. Devasa loftunda bir yandan Procol Harum ve Cream dinleyip bir yandan basket oynayan, üç metrelik tuvale kilolarca boyayı sıvarken asistanına olan aşkı için her şeyi yapacağını iddia eden, iki cümlesinden biri seni seviyorum olan, ama yine de kızdan yüz bulamayan, temelli terk edildiği gün daha geceyi bulmadan yeni bir aşka yelken açan süper bir ressamın Nick Nolte tarafından canlandırılmasını izlemek insanı içinde bulunduğu sıkıntılı yaşamdan sakince uzaklaştırıyor.

Uzun zamandır olmadığı kadar karamsar bir hafta sonuna girmenin arifesinde iki kez üst üste Life Lessons izlemek yavaştan bir kopuş oldu yine benim için. Sanırım hafta sonunun tamamı evde oturup Martin Scorsese eserlerini izlemekle, Procol Harum ve Dire Straits dinlemekle geçecek.

Karamsarlık sizi esir almaya çalıştığında direnmeyin, bırakın kendinizi ve unutun dünyanın kalanını. Kendinizi yerine koyabileceğiniz bir karakterin yer aldığı bir filmi izleyin, bir kitabı okuyun… Ben öyle yapıyorum ve çok güzel oluyor.

Yorumlara kapımız açık