Sep 6, 2009

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Bana Bukowski’yi anlat

Bana Bukowski’yi anlat

“Bana Bukowski’yi anlatır mısın?” dediğinde, en heyecanlı yerineydim oyunun. Sıkıcı bir günün akşamında kendimi 2. Dünya Savaşı’na vermiş, sonrasında The Thin Red Line veya Enemy at the Gates’i yeniden izlemek üzere Call of Duty World at War oynuyor, bir yandan alev makinesiyle insanları yakarken bir yandan da insanoğlunun daha ne kadar vahşileşebileceğini düşünüyordum.

O da karşımdaki masada oturmuş, internette birileriyle konuşuyor ve kimi zaman gülerek, kimi zaman garip sesler çıkararak okuduklarına tepki veriyordu. Durup dururken Bukowski’yi sorması içinde bulunduğumuz ortama bu nedenlerle pek uygun gelmemişti.

— Anlatırım bir ara, dedim. Hem nerden çıktı durup dururken? Sen kitap okumazsın ki?

— Çok iyi bir yazar olduğunu duydum, sen okumaz mısın Bukowski?

— Şiir sevmem ben. Hem şu anda Berlin’e girmek üzereyim, Yoldaş Reznov’u yalnız bırakamam, daha sonra konuşuruz bunları.

— Biraz anlat be, kim abi bu adam? Süper yazar falan diyorlar, gerçekten merak ettim!

Eğer birkaç cümleyle başımdan savmazsam bana oyunu zehir edeceğini, iki dakikada bir Bukowski diye sayıklayacağını biliyordum. Oyunu durdurup biraz bahsettim.

Şiirlerinden pek hazzetmesem de öykülerini ve mektuplarını sevdiğimi, özellikle Ekmek Arası’nı, Kaptan Yemeğe Çıktı ve Tayfalar Gemiyi Ele Geçirdi’yi, Kadınlar’ı, Pis Moruğun Notları’nı ve bazı diğer kitaplarını anlattım.

Dünyanın en güzel kentlerinden biri olan Los Angeles’da dünyanın en berbat çocukluk hatıralarını yaşamasındaki ironiden, babasıyla olan kavgalarından, alkol, seks ve uyuşturucudan oluşan, düzenli hayatlar yaşayanlara çekici gelen ama içine girince hiç de çekici olmayan acılarla dolu yaşamından bahsettim. Hatta konu beat’e kaydı, Kerouac geldi, Burroughs geldi, Kaufman bizi ziyaret etti o gece.

“Film gibiymiş yaşadıkları,” diyerek klişe bir tepki verdi ve teşekkür edip bilgisayara gömdü kafasını yeniden. Ben de oyunumu oynadım, Yoldaş Reznov’la birlikte Berlin’e girdik, Chernov’un ölümünden sonra bayrağı devralarak hükümet binasının çatısına diktim.

Ertesi gün elinde bir Bukowski kitabıyla bir kız geldi şirkete ve Yavuz’u bulamayınca kitabı ona teslim etmem için bana emanet etmek istedi.

— Nedir bu, dedim şaşırarak.

— Yavuz çok seviyormuş Bukowski’yi, dün gece internette hep ondan konuştuk, diye yanıtladı.

İlk kez para, futbol ve kadın muhabbetinin dışına çıkmasının, kitaplardan konuşmak istemesinin sebebini böylece öğrenmiş oldum. Bukowski seven bir kızla tanışmış ve kendisinin de onu ne kadar sevip okuduğunu, kızla ne kadar fazla ortak noktaları olduğunu gösterebilmek için benden hızlandırılmış Bukowski dersi almaya çalışmıştı önceki gece.

Hayatta en nefret ettiğim şeylerden biri, sıradan şeyleri bir hava atma aracı olarak kullanmaktır. Üstelik bunu edebiyatla yapmaya çalışmak, gölgesinden korkan bir adam olarak Bukowski gibi deli cesaretine sahip bir adamla kendini bütünleştirerek bir kızı “düşürmeye” çalışmak mide bulandırıcıydı.

Sık sık karşılaşıyoruz onun gibi adamlarla. Yeni tanıştığı bir kıza, öğretmenine, patronuna, komutanına, girmek istediği bir ortama yavşayabilmek ve “ben de sizin gibiyim aslında,” diyebilmek için kendini aslında sahip olmadığı donanımlara haizmiş gibi göstermeye çalışan insanlar bunlar.

Kusmak istiyorum.

Yorumlara kapımız açık