Sep 13, 2009

Yazan Kategori Dünden Bugüne Hikayeler, Genel, Konu Dışı Mevzular | 1 Yorum

İnsan kemiklerinden kilise

İnsan kemiklerinden kilise

Son günlerde internette Sedlec Kilisesi (Sedlec Ossuary veya bizim tabirimizle kemikten kilise, kemikli kilise) ile ilgili tuhaf ve kışkırtıcı bir asılsız e-posta dolaşıyor. “Çek Cumhuriyeti’nde Müslüman kemiklerinden kilise yapmışlar,” diye vermişler gazı forward manyaklarına, bunlar da hababam forward ediyorlar.

Sedlec kiliseden ziyade, bir ossuary. Sanırım öncelikle ossuary ve katakomp sözcüklerini anlamak gerekiyor.

Ossuary, İngilizcede “kemiklerin toplandığı yer” gibi bir anlama sahip olan bir çeşit kutsal yapı. Bilinen kaynaklara göre ilk kullanımları günümüzden 3.000 yıl öncesine, Zerdüştlerin Parsi inancına dayanır.

Parsiler bu yapıları dini inançları gereği kullanırlardı. Parsi inanışında ölülerin gömülmesinin veya yakılmasının doğaya zarar vermesi ve akbabaların da kutsal kabul edilmesi neticesinde, ölüler sessizlik kulelerine bırakılır, tüm etleri akbabalar tarafından yendikten sonra kalan kemikler astudan adını verdikleri kutsal mekânlarda biriktirilirdi.

İran’dan Orta Asya’ya çıkarak Türklerle karışan bir Pers kolu olan Soğdlar da bu yapıları tanbar adı vererek kullanırlardı. Moğol istilasıyla birlikte yok edilen Soğd ırkı ve inançlarıyla birlikte Orta Asya’da tanbar kullanımı da ortadan kalkmıştır.

Yahudilik Orta Doğu’da yayılırken Parsi inançlarının bir kısmını sahiplenir ve Yahudiler de kutsal saydıkları bazı kişilerin kemik koleksiyonculuğuna başlarlar. Büyük kısmı Kudüs civarında olmak üzere keşfedilen birçok antik ossuary’den alınan kemikler günümüzde İsrail Müzesi’nde sergileniyor. Hatta Kudüs’ün güneyindeki Talpiot Türbesi’nde bulunan 10 ossuary’den altı tanesinin, Yeni Ahit’te anılan isimlerden bazılarına ait olduğu düşünülüyor.

Yahudiliğin ardından gelen Hıristiyanlık da bir süre sonra ossuary kullanımına başlar. Uzun süre sadece belli kesimlerin kullandığı ossuary’ler, 12. yüzyılda artan salgın hastalıklar nedeniyle kilisenin emriyle bazı bölgelerde mecburi kılınır. Toplu mezarlara gömülen cesetler bir süre sonra çıkarılarak kemikler bu tapınaklarda saklanmaya başlanır.

18. yüzyıla kadar yaygın olarak devam eden bu adet, Avrupa’nın gelişmeye başlaması ve salgın hastalıkların azalması üzerine günden güne önemini kaybeder. Bilinen en taze ossuary ise, 1. Dünya Savaşı’nda 230.000 askerin öldüğü Verdun Çatışması’nda toplanan Alman ve Fransız askerlerinin 130.000 tanesinin “biriktirildiği” Douaumont Ossuary’dir. Savaşı kazanan Fransa onca cesetle ne yapacağını şaşırınca ossuary fikri yeniden gündeme gelmiş olsa gerek.

Bugün birçok Avrupa ülkesinde bazıları müze, bazıları kilise olarak kullanılan, bazıları da halkın kullanımına kapalı bulunan çok sayıda ossuary bulunuyor. Portekiz’de Capella dos Ossos, Çek Cumhuriyetinde Sedlec Ossuary, İtalya’da San Bernardino alle Ossa gibi şapeller bunların en ünlüleri denebilir. Elbette bunlar sadece keşfedilenler, yüzlerce yıl öncesinden kalma birçok ossuary ve katakompun modern şehirlerin temelleri altında beklediği biliniyor.

İngilizce catacomb sözcüğüne karşılık olarak TDK’nın katakomp dediği mekânlar ise, ne toplu mezar, ne de tam anlamıyla ossuary.

Hıristiyanlığın ilk yıllarında inançlarını yayma ve yaşama özgürlüğüne sahip olmayan Hıristiyanların hem tapınak hem mezarlık olarak inşa ettikleri yerler, katakomp kullanımının temellerini atıyor. Hatta Roma İmparatorluğu’nun baskısı altında yaşamaya çalışan ilk Hıristiyanlardan bazıları, Kapadokya’yı keşfediyor ve hem yaşam alanı, hem de katakomp olarak kullanmaya başlıyorlar.

Kapadokya sadece katakomp olarak kullanılmıyor elbette, derin vadileri ve yumuşak kayaları sayesinde ilk Hıristiyanlar Roma askerlerinden korunarak imparatorluğun diğer bölgelerindeki Hıristiyanlara göre daha güvenli bir yaşam sürmüşler.

Dünyanın birçok yerinde ziyarete açık katakomplar görebilirsiniz bugün. İngiltere’de Londra katakompları, Fransa’da Paris katakompları, İspanya’da Granada katakompları, İtalya’da Palermo ve Roma katakompları ve elbette yeraltıyla fantastik ilişkiler kurmayı pek seven Mısır’da İskenderiye katakompları gibi yüzlerce katakomp bugün cesur turistleri ağırlamaktadır. Ukrayna’dan Peru’ya kadar onlarca ülkede içine girdiğinizde hem ürperip hem daha fazlasını merak edeceğiniz belki yüzlerce katakomp bulabilirsiniz.

İşin ilginci, Avrupa’daki birçok katakomp iki büyük dünya savaşında da sığınak ve siper olarak kullanılmıştır.

Tabi ki bunca katakomp sadece düşmanlarından saklanan ilk Hıristiyanların tapınak ve mezarlığı olması amacıyla inşa edilmemiş. Hatta bu amaçla yapılanlar sadece Roma İmparatorluğu sınırları içindedir diyebiliriz. Avrupa’yı kasıp kavuran salgın hastalıklar, Avrupalıların tıpkı ossuary gibi katakompları da gerekli görmelerine neden olmuş.

Fransa, İngiltere, İrlanda, Almanya gibi ülkelerdeki katakompların neredeyse tamamı salgın hastalıklardan ölenleri gömmek ve şehir mezarlıklarında boş yer kalmadığı için yapılmış. Salgın hastalıklardan ölenler toplu mezarlarda bir süre bekletildikten sonra kemikleri alınarak katakomplara yerleştirilmiş. Mezarlıklar ise belli sürelerle kazılıp boşaltılarak, çıkarılan kemikler yine bu katakomplara yerleştirilmiş.

Ancak azizler, krallar, belki asiller ve diğer üst kademe kişilerin katakomplardaki yerleri tek mezar şeklinde düzenlenmiş. Yani bir katakompa girdiğinizde göreceğiniz tek kişilik mezarlarda, zamanında bu dünyada belli seviyelere yükselmiş kişilerin kemiklerini görürsünüz. Koridorların sonunda ulaşacağınız geniş alanlardaki haç gibi çeşitli şekiller için kullanılmış ve yığınlar halinde biriktirilmiş kemikler, sıradan insanların kemikleridir.

Eğer kemik, iskelet, kurukafa görmekten korkan biriyseniz, asla ne bir ossuary, ne de bir katakomp gezmeyin derim. Onlardan korkmam ama klostrofobim var diyorsanız, sadece ossuary gezin, kesinlikle katakomplara girmeyin. Daracık, yeraltının neminden yapış yapış olmuş toprak koridorlarda bir de sizin ayılıp bayılmanızla uğraşmasınlar.

Bir katakompun kapısından girdiğinizde göreceğiniz, ölüm ve yaşamla ilgili Latince tabelalar olur önce. Ardından dünyanın merkezine inermiş gibi dik ve loş ışıklı merdivenler. Adım adım inersiniz merdivenlerden, arada bir karşınıza bir tabela çıkar: “Yerin 10 metre altındasınız, 20 metre altındasınız” der. Siz yola devam edersiniz ve bilirsiniz ki o anda tüm şehrin, metro hatlarının, kanalizasyon sistemlerinin metrelerce altında yürümektesiniz.

Eğer yarı yolda korkup geri dönmezseniz, dar bir koridor karşılar sizi. Çürümüş toprak kokusu, yerlerde gezinen minik böcekler, nemden yapış yapış duvarlar her adımda ölümü hatırlatır. Toprak altının o boğucu sessizliğinde, başınıza düşen su damlacıkları sizi daha fazla ürpertir.

Sonu gelmez gibi görünen toprak koridorlarda yürürken bir yandan koridorun sonunda göreceğiniz iskelet yığınları sizi kendine çeker, bir yandan da o sessizlik, ıslak ve çürük toprak, bitki kokuları sonunuzu hatırlatır. “Burada insanlar dolaştığı halde sağda solda börtü böcek var, mezarda üzerimde tonlarca toprak varken, hareket edemezken hangi böcekler ziyaret edecek beni” diye düşünmüştüm ben. Çünkü katakomplar sürekli temizlenir, kolay kolay ne akrep, ne çıyan ne de yılan görürsünüz. Mezarda çekeceğiniz yalnızlık aklınıza gelir, hayatınızı sorgulamaya başlarsınız.

Koridorun sonuna geldiğinizde yüzlerce yıl önce yaşamış olan zenginlerle fakirlerin, iyilerle kötülerin, zafer kazananlarla her savaşını kaybedenlerin kemiklerini üst üste yığılmış halde bulursunuz. Çok aptal bir adamın kafası, en zeki adamın kafasıyla yan yanayken, etleri kim bilir hangi böceklere yem olmuş, kol, bacak kemikleri kim bilir hangi katakompta kaybolmuştur diye düşünebilirsiniz. Birkaç kilo et ve pürüzsüz bir cildin, her parçası ayrı yere saçılmış iskeletleri ne kadar değiştirdiğini anlar, sadece kaportaya önem veren insanlardan tiksinebilirsiniz.

Hem beyninize doluşan düşünceler, hem de boğuk, serin ve o tuhaf kokusuyla toprağın altı, bir süre sonra size dışarı çıkma isteği verir. “En fazla 80 yıl sonra toprağın altına girdiğimde yanımda kimse olmayacak,” diye düşünerek çıkışa doğru ilerlemeye başlarsınız.

Dışarı çıktığınızda o aydınlık hava, aşağıda neler olduğundan habersiz veya umursamayan insanlar, şehirde devam eden canlı hayat birkaç dakikalığına sizi sersemletebilir. Toprağın altında şehrin ne tarafına doğru yürüdüğünüzü kestirmeye çalışırsınız. Birkaç metre altınızda yüzlerce yıl önce tıpkı sizin gibi kazanmış – kaybetmiş, gülmüş – ağlamış, âşık olmuş – terk etmiş – terk edilmiş insanların, yukarda neler olduğundan habersiz yattığını düşündükçe sinirleriniz bozulabilir. “Ulan dünya binlerce yıldır dönüyor, gelip 80 yıl yaşıyorsun, senden sonra da binlerce yıl dönmeye devam edecek, kaç kuruşluk değerin var şu dünyada? Aşağıdaki adamlar yaşadıkları hayatın kim bilir kaç katını ölü olarak geçirdiler, ben kaç yıl kalırım, sonra ne olur,” diyerek her şeye boş vermeyi bile düşünebilirsiniz.

Karartmayın enseyi. Gülseniz de ağlasanız da, ölümü 24 saat düşünseniz de, hiç düşünmeseniz de, o tam vaktinde gelecek. Siz doğru olduğuna inandığınız yolda aynen devam edin ki, hiç olmazsa toprağın üstündeki günleriniz güzel geçsin. (Nasihat veren adam moduna girdim, yaşlandım mı ne?)

Peki, ben oturup bunca şeyi neden yazdım?

Her bulduğu e-postayı ona buna gönderen forward manyakları yüzünden yazdım. Birkaç gündür aynı e-posta sürekli geliyor ve dünyanın en ünlü ossuary’lerinden biri olan Sedlec Ossuary hakkında Çek Cumhuriyeti’ni fethetmemiz gerektiği yönünde gaz vermeye çalışıyor. Sedlec’den birkaç fotoğraf ve altında şu yazı var:

Çek cumhuriyetinin sedelik şehrinde çok enteresan bir kilise var

Kilise ne tahtadan ne betondan ne de demirden…

MÜSLÜMAN kemiklerinden…

1218′de dönemin papası haçlı savaşlarında öldürülen müslümanları gurur ve övünme aracı olarak getirtmiş ve bunların kemiklerinden kilise yaptırılmasını emretmiş.

40.000 müslümanın kemikleri toplanarak da emir yerine getirilmiş

Müslümanlara terörist diyen kanları bozuk ‘haçlı zihniyetinin’ terörünü anlamak için bir bakın.Avrupa medeniyeti dedikleri lanet zihniyetin kökleri nereye varıyor görün.

İletiyi gördüğümde hem şaşırdım, hem de saf cehaletin verdiği gazın ne kadar tehlikeli olabileceğini düşündüm.

Ossuary’ler, katakomplar veya diğer dinler hakkında hiçbir şey bilmeyebilirsiniz. Ancak Kamboçya eğitim sistemiyle aynı seviyede olan eğitim sistemimiz bile, biraz coğrafya bilgisi katmış olmalıdır beyninize.

Güzel kardeşim, Çek Cumhuriyeti Avusturya’nın kuzeyinde be! Buradan oraya at sırtında sefer yapmak kafadan üç ay sürer ki yenilmiş bir ordunun geri dönmesi hepten uzundur. Beşinci Haçlı Seferi 1217–1221 yılları arasında Papa III. Innocentius’un gazıyla düzenlendi ve yüzlerce insanın ölümünden sonra elde edilen tek somut olay Dimyat’ı birkaç aylığına Eyyubilerin elinden almaları oldu. Hatta savaşta ele geçirdikleri Dimyat’ı aralarındaki en gaz adam olan Kudüs Kralı Jean de Brienne’i kurtarabilmek için fidye olarak verdiler, uğradıkları bozgun devam etti ve parçalanmış bir orduyla geri döndüler.

Bu adamlar kaybettikleri beşinci savaşın ardından artık intikam yemini etmeye bile mecal bulamadan memleketlerine geri dönerken, 40.000 cesedi affedersiniz de ne bok yemeye götürsünler yanlarında?

Geri dönerken binecek atı, atacak oku kalmamış bir ordu nasıl bir gereksiz çaba sarf eder bunun için?

Hadi şunu deseler inanan çıkar: “Kazıklı Voyvoda olarak da bilinen Vlad Tepeş’in dedesi 1218’de 40.000 Müslüman’ı kılıçtan geçirmiş ve kemiklerinden kilise yapmış!”

Ona inanan çıkar bak. Hoş, bu e-postaya da inanan çıkmasa bir haftada 6 kez düşmezdi posta kutuma.

O zaman doğrusu neymiş ona bakalım:

Bir kere tarih 1218 değil, 1278. Ceset sayısı 40.000 değil, 40.000 ila 70.000 arası. Bulunduğu yerin adı Sedelik değil, Sedlec. Şehir değil, Kunta Hora kasabasının doğusunda küçük bir köy. Haçlı Seferleri’yle tek ilgisi de, adamların o toprakları kutsal kabul etmesi.

Peki, nerden çıkmış bu fikir?

1278 yılında Bohemia Kralı II. Otakar, bağlı olduğu kilisenin başrahibi Henry adında bir adamı kutsal topraklara gönderiyor. Henry de gitmişken, Kudüs’ün yanındaki Golgotha Tepesi‘nden bir miktar toprak getiriyor.

(Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Golgotha tepesinde çarmıha gerildiğine inanırlar. Hatta tepenin kafatasına benzemesinden dolayı isminin Armanca gulgota’dan geldiğine inanılır. Hz. İsa çarmıhta resmedilirken ayağının altında bir de kafatası bulunmasının sebebi de budur der kimi kaynaklar. Bazıları da o kafa Hz. Adem’in kafasını simgeler, üzerine Hz. İsa’nın kanının akması da Hz. Adem şahsında tüm insanlığın kanla vaftiz edilmesidir, derler. Bunu geçelim.)

Neyse efendim, bu Rahip Henry memleketine dönünce, kutsal saydığı bu tepeden arakladığı bir küp toprağı getirip serper Sedlec Mezarlığı‘na. Beş Haçlı Seferi’ne rağmen Kutsal Topraklar’dan hiçbir şey kapamamış olan Avrupa, bu bir küp toprağa o kadar sevinir ki, Sedlec Mezarlığı bir anda Orta Avrupa’nın en ünlü mezarlığı oluverir. Dinibütün Hıristiyanlar, öldükten sonra toprağına kutsal topraklar karışmış olan Sedlec Mezarlığı’nda gömülebilmek için can atarlar.

Sen misin ölmeye can atan. Başlarına öyle bir bela gelir ki, Avrupa’nın neredeyse üçte biri vebadan gider. Bizim Kara Ölüm, Büyük Veba Salgını dediğimiz bu korkunç salgına İngilizcede Black Death derler, 1348–1350 yılları arasında tüm dünyadan 75 milyon insanın ölmesini hala kimsenin aklı almaz. (O zaman 6 milyar değildi dünya nüfusu!)

Bu salgından gidenlerin binlercesini Sedlec Mezarlığı’na gömdüklerinden, mezarlık nüfusu yaşayanların nüfusunu geçecek duruma gelir.

Aradan biraz daha zaman geçer, Protestanlığın babası sayılan Jan Hus liderliğindeki dinde reformcular, biz böyle iyiyizci Katoliklerle savaşa tutuşuverirler. 1420 – 1434 yılları arasında birbirlerini yerler, binlerce insan bu savaşlarda ölür. (Hussite Savaşları (Bohemian Wars – Hussite Wars) dediğimiz bu savaşlar Avrupa’da elde taşınabilen piştov gibi ateşli silahların kullanıldığı ilk savaşlardır ayrıca.)

Ölenlerin büyük çoğunluğu da buraya gömülünce, Sedlec Mezarlığı artık önlem alınmasına ihtiyaç duyulacak kadar genişler.

Sedlec’e bir ossuary kurmaktan başka çare bulamayan yöneticiler, savaş döneminde mezarlığın ortasına alt katında bol miktarda ceset depolamaya yetecek kadar geniş bir ossuary’si bulunan bir gotik kilise inşa ederler.

1511’e gelindiğinde, yarı kör bir rahibin başkanlığında artık çürümüş olan cesetler mezarlardan çıkarılarak buraya yerleştirilir. 1700’lerin başında kilise kısmı restore edilerek gotik kimliğine bir miktar barok mimari de katılır.

1870 yılında Frantisek Rint adında, ürkütücü tasarımlarıyla ünlenmiş bir mimar, ossuary’de yığılmış kemikleri düzenlemesi için görevlendirilir. Bu da tutar ossuary’de bekleşen binlerce kemiği kilisenin iç dizaynında kullanır. Tüm kilise, sunaktan avizelere kadar insan kemikleriyle bezenir. Hatta Frantisek Amca kilisenin orta avizesini hazırlarken, insan vücudundaki tüm kemikleri kullanarak kendi çapında bir rekor kırar.

Ondan sonra da yürür gider tabi, yüzyıllar boyunca Sedlec’e gömülmek için can atan Avrupalılar yıllar geçtikçe daha işe yarar meşgaleler bulurlar kendilerine, eski popülaritesi kalmaz Sedlec’in de.

Tüm bu hikâyeye rağmen yine “Müslüman kemiklerinden kilise yapmışlar, pisluk bunar!” diye bir e-posta alırsam fena küfrederim. Haçlılar yıllarca saldırdılar, üst üste seferler düzenlediler Müslümanların üstüne, hepsinde de derslerini alıp döndüler. Müslümanlara korkunç işkenceler de yaptılar, Vlad Tepeş gibi adamlar fıkra karakterleri değiller, gerçekten yaşadılar ve binlerce insanın kanına girdiler. Ama eleştirdiğiniz kişi veya kurum kanlı bıçaklı düşmanınız bile olsa iftira atmadan, haklı olduğunuz noktaları temel alarak eleştirin. Oradan buradan duyduğunuzu tekrarlayarak veya kafadan atarak değil.

Kemiklerinden bina dikme fantezisini forward manyaklarına uygulasak kiliseyi geçtim, gotik şato falan dikeriz valla, bu ne kalabalıktır kardeşim!

Sedlec Kilisesi Giriş

Sedlec Kilisesi Sunak

Sedlec Kilisesi

Sedlec’den daha fazla fotoğraf için bu siteyi ziyaret edebilirsiniz. Tarih hatırlama özürlü olduğum için net tarihleri görebilmek amacıyla Steven Runciman’ın Haçlı Seferleri Tarihi adlı kitabını, ayrıca Wikipedia’yı kurcaladım. “Kaynak nerde hacı?” diyenler için.

  1. barbarlığın daniskası işte bu kilisede yaşanmış ve burası medeni avrupa’nın göbeği

Yorumlara kapımız açık