Pit Café

Otomotiv eksenli seyahat, sanat, iş dünyası, gündem yazıları

Rejim elden gidiyor!

Rejimin altını inceden inceye oyuyorlar ve hepimiz uyuyoruz. Üstelik yandaş medya sayesinde birilerinin karıştırdığı haltlardan zamanında haberdar da olamıyoruz.

Andımız ve okul üniformaları üstünde yürüttükleri tartışmalarla halkı oyalayan iç mihraklar, 18 Nisan 2009 tarihinde kimseye duyurmadan korkunç bir değişiklik yapmışlar. Cehaletime verin, ben de yeni öğrendim. Okulların Merasim Geçiş Yönetmeliği yürürlükten kaldırılmış!

Okulların Merasim Geçiş Yönetmeliği, Milli Şef İsmet İnönü hükümetinde, büyük vatansever İbrahim Hulusi Öktem’in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemde, 23.02.1965/11936 sayılı Resmi Gazete’de ilan edilmiş çok önemli bir yönetmeliktir.

1965’den sonra okula gidenlerin hepsi bilir, rejimin ilelebet payidar kalması için, cumhuriyeti koruması ve babasına beslemediği saygıyı TSK’ya beslemesi gibi kutsal amaçlarla yetiştirilen genç nesillerin eğitiminde, Okulların Merasim Geçiş Yönetmeliği çok önemli bir yer işgal eder.

Yönetmelikten biraz alıntı yapıyorum ki, ne demek istediğimi daha iyi anlatabileyim.

Yönetmeliğe göre, milli merasimlerde okullar üniversiteler, yüksek okullar, orta dereceli okullar ve ilkokullar olmak üzere büyükten küçüğe sıralanırlar. Madde 2’ye göre, birden çok üniversite ve yüksek okulun bulunduğu törenlerde, üniversiteler ve fakülteler kuruluş yıllarına göre, yüksek okullar ise öğretim sürelerine göre, süreleri eşit olanlar alfabe sırasına göre dizilirler. (Çayda dem askerde kıdem düsturudur burada geçerli olan.) Bu şekilde uzun uzun anlatılan törenlerin en önemli noktası şudur:

Madde 7: Öğrenciler esas bakımından 11’er kişilik mangalara ayrılırlar. Sağ baştaki öğrenci manga komutanı görevi görür. Mangayı meydana getiren öğrencilerin sayısı geçiş sahasının uygunluk derecesine, geçişe katılan öğrencilerin sayısına göre sıralar 8–11 şeklinde değişebilir.

Madde 8: Dört manga bir takım meydana getirir. Bunun başında öğretmen ya da öğrencilerden bir takım başı (Takım komutanı) bulunur. Takım başı 1. manganın sağ başında yürür, öğretmen birliğinin 6 adım önünde yürür.

Madde 9: Birden çok okul bulunduğu yerlerde Milli Eğitim Müdürlüklerince öğretmenler arasından bir merasim komutanı seçilir.

Madde 10: Merasim komutanının görevleri şunlardır:

a) Merasim duruş ve geçişi için okulları tertiplemek,
b) Bayrak, Flama, Bando, Boru ve Trampet kıtalarını düzenlemek,
c) Gerekli ilk yardım tedbirlerini almak.

Okul süresince tembellik yaptığı için bu törenleri beyninin bir köşesine not almamış olan potansiyel cumhuriyet düşmanları veya tüm detayları öğrenmek isteyen aziz vatandaşlar Milli Eğitim Bakanlığı’nın sitesine başvurabilirler.

Benim kafama takılan konu başka.

Bu yönetmeliğin kaldırılması, “her Türk asker doğar!” şiarınca yetişen, öğrenci üniformalı askerliği 12 yıl, kamuflajlı askerliği 5 ila 15 ay, psikolojik askerliği ömür boyu süren bir milletin askeri eğitimine vurulan büyük bir darbedir.

Kendi öğrencilik yıllarımı hatırlamaya çalışıyorum.

23 Nisan’da okul müdürümüzün (bölük komutanı) ve öğretmenlerimizin (kısım komutanları) tarafından en brutal dozda verilen “uzat kolları! Ensede kaybol! Raayytt! Hazzroolll! Tikaaayyt!” emirleriyle hizaya girerdik. “Uygun adımmm, arşşş!” komutuyla birlikte yürümeye başlar, “sooll saah, soool, saah!” komutlarıyla adımlarımızı düzene sokardık. Bando takımının çaldığı, dizeleriyle yürek titreten sanat eseri “on para ver, on para ver, on para yoksa beş para ver!” marşı eşliğinde uygun adım yürür, sokaklardan ve caddelerden geçer, 10. Yıl Marşı eşliğinde bir Atatürk anıtına çelenk bırakırdık.

Bir yerlerde mutlaka bir protokol tribünü olur, kaymakam, bazen vali ve mutlaka o bölgedeki kışladan gelen yüksek rütbeli bir asker esas duruşa kalkıp korkutacak kadar ciddi bir yüz ifadesiyle bizi izlerdi. Madde bilmemkaça göre önlerinden geçerken kafamızı 45 derece sağa çevirir, yürüyüş kararını bozmadan siz deyin Terminatör, ben diyeyim Asimo kıvamında yürüyüş yapardık. O esnada komutan amca şapkasına sabitlediği elini indirmez, asker selamıyla bizi selamlardı. Yanımızda yürümekte olan takım komutanı rolündeki öğretmenin tören sonrasında girişeceği cetvelli taarruzun korkusuyla hata yapmamak için canımızı dişimize takardık. Evet, göğsü cumhuriyetin tunç siperi olmuş kahraman asker edalarındaydık ama sadece 10 yaşındaydık.

Biz caddelerden geçerken necip Türk milleti yol kenarlarında birikir, ellerindeki Türk bayraklarını sallayarak alkış tutar, bizimle gurur duyarlardı. Cumhuriyetin ve laikliğin emin ellerde olduğunu herkes bilir, huzur içinde uyurlardı.

Üstelik bu sayede askerde de hiç zorluk çekmedik biz. Eğer okullarda 12 yıl boyunca bu eğitimleri görmemiş olsaydık, bugün acemi birliği dediğimiz kutsal ocakta pişme süresinin üç ay yerine en az üç yıl olması gerekecekti.

Bu disiplin ve mükemmel sistem sayesinde Mussolini İtalya’yı adam etmiş, Hitler Stalingrad önlerine kadar gelmiş, Stalin daha disiplinli sistemi sayesinde Hitler’i oralardan defetmişti. Ağaç yaşken eğilirdi, üç yanı denizlerle, kalan tüm köşeleri iç ve dış düşmanlarla çevrili ülkemizin birlik ve beraberlik içinde, bağımsız ve müreffeh bir toplum olarak yaşayabilmesi için eğitim şarttı!

Derslerde Osmanlı’nın halkını asan, girdiği ülkeyi yağmalayan, haremi ters çevirip düz siken, bu vahşet ve şiddet sayesinde üç kıtayı ele geçirip dünyayı Türklere düşman eden pis bir imparatorluk olduğunu öğrenmiştik.

Neyse ki hain padişah ve hanedanı ülkeyi İngilizlere bırakarak servetini alıp kaçmıştı da rahat bir nefes almıştık.

Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı’nın bir parçasıydı, öyle öğrenmiştik. Almanların emriyle, Cemal Paşa liderliğinde Süveyş Kanalı’nda İngilizlere saldırmamızın ve İngilizlerin de sinirlenip Çanakkale’ye dadanmalarının ders kitaplarımızda yeri yoktu. Onlar durup dururken Çanakkale’ye saldıran emperyalist pisliklerdi.

Yüce Atatürk vatanı kurtardıktan sonra ot yiyip saman sıçan tembel milleti Avrupa gibi yüksek refah seviyelerine ulaştırmak için canını dişine takmıştı. O da bizim gibi çocukken öğrenmişti işleri aslında, küçükken amcasının tarlasında kargaları kovalayarak girdiği kovalama işinde büyük başarılar kat etmiş ve düşmanları yurttan kovalayarak jübile yapmıştı.

Düşmanları kovalamak yetmezdi. Soyundan geldiği atalarının 600 yıl emek verdiği toprakları bırakıp kaçan Vahdettin ve saz arkadaşlarını bir daha ülkeye sokmamak lazımdı.

Sokmadık!

Saraylarını, evlerini, camilerini yanlarında götürememişlerdi kaçarken. Üstelik müsrif adamlardı bu Osmanlılar; koskoca binadan ev mi olurdu canım? İçindekileri kovaladığımız (pardon vatanı İngilizlere satıp kaçtıkları için sahipsizdi o evler) kişilerin gayrimenkullerini ahır, tütün deposu, otopark gibi daha önemli amaçlar için kullandık. Gereksiz yerler vardı aralarında, onları da yıkıp attık, yerine cadde, meydan falan yaptık.

Sarayın bahçesine futbol stadı yaparak, camiyi kapatıp müze yaparak, Osmanlı’dan kalan nerdeyse tüm arşivleri hurda kâğıt olarak Avrupa ve Balkan ülkelerine satarak ne kadar asil bir millet olduğumuzu tüm dünyaya gösterdik. Pardon konuyu karıştırdım, bunlar anlatılmamıştı bize tarih derslerinde. Hem tarih dersi o canım, gayrimenkul profesörü mü olacaktık yani bunları öğrenip? Daha önemli işler vardı.

(British Museum’da Anadolu’dan gelmiş bir sürü eser görüp şaşırmam ve yanımdaki İngiliz arkadaşımın “bunları biz çalmadık, siz gönderdiniz, tarihinize neden bu kadar düşmansınız anlamıyorum” diyerek beni aşağılamasının eğitim sistemimizle elbette ki ilgisi yok.)

Osmanlı’dan kurtulmuştuk. Onlar gibi yazamaz, onların yazdıklarını okuyamaz, onlar gibi ölçemez, onlar gibi giyinemez, kısacası birkaç yıl önceki gibi yaşayamazdık. Adam olmamız ve Osmanlı’dan farklı, 6 yaşından beri Avrupalı olduğumuzu birkaç yıl önce küfredip birbirimizi kestiğimiz Avrupalılara göstermeliydik.

Az zamanda çok işler başardık, büyük devrimler yaptık. Devrimlere karşı çıkan yobazların asılmasında bir sakınca yoktu. Hamidiye zırhlısı inat eden iç mihrakların köylerine günlerce denizden roket sallayabilir, Sabiha Gökçen ablamız Dersimli hainlerin kafasına bomba yağdırabilir, şapka takmamakta inat eden İskilipli Atıf ve avanesi yağlı urganda sallandırılabilirdi. Tamam, okulda bunları öğrenmemiş olabiliriz, detaya girecek kadar vakit yoktu çünkü. Koskoca Milli Eğitim Bakanlığı bacak kadar çocuklara detay vermekle mi uğraşacaktı?

Gelişmiş ülkelerin ölçü birimlerini kullanmaya başladık ama sonradan gördük ki, ABD ve İngiltere gibi geri kalmış ülkeler hala inch, pound falan diyorlar. Gelişmiş ülkelerin milli kıyafeti sandığımız fötr şapka ve uzun paltolar gelip geçici bir modaymış meğersem.

Cumhuriyet kurulduğunda iyi ki İskoçlar değilmiş dünyanın sözü geçen milleti, maazallah kanun zoruyla etek giymek zorunda kalabilirdik. Neyse ki kanunlaşan sadece şapka oldu, kilt tehlikesi yoktu, biz de mutlu olduk. Şimdi dünyada fötr şapka takan kalmadı ama henüz yürürlükten kalkmamış olduğu için şapka takmayan herkesi devlet nezdinde suçlu duruma düşüren, Şapka Kanunu adında harika bir kanunumuz var.

Demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan. Aslında Osmanlı döneminde yapılan demiryollarına birkaç km eklemekten ileri gitmemiştik ama bize öyle öğretildi. Cumhuriyet döneminde yapılan birkaç km’lik demiryolu hattının neredeyse tamamını (1.012 km) yaptıran Nuri Demirağ’ın fabrikalarını istimlak edip şirketlerini batmaya zorlayarak tarih sahnesinden sildik. Kalan birkaç kilometrelik demiryollarını da Fransızlar yapmıştı zaten.

Ama koskoca Milli Eğitim Bakanlığı’nın kişilerle falan uğraşacak vakti yoktu. Vahdettin yapsa ne olacak, Nuri yapsa ne olacak dendi ve Anadolu topraklarındaki tüm demiryolları büyük düşünür Kenan Doğulu’nun da seslendirdiği gibi, “demir ağlarla ördük ana yurdu dört baştan” dizeleriyle cumhuriyet döneminin eseri sayıldı.

Evet, biz bunları öğrendik ve uyguladık okul yıllarımız boyunca.

İlkokula başladığımız günden üniversiteden mezun olduğumuz güne kadar tam 16 yıl boyunca Milli Tarih ve İnkılâp Tarihi okuyarak cumhuriyetin ve rejimin kutsal neferleri olduk.

Anadolu’daki 1.000 yıllık geçmişimizi birkaç derste, cumhuriyetten sonraki 85 yıllık geçmişimizin işimize gelen taraflarını da 16 yılda okuduk, öğrendik, özümsedik.

Bugün Okulların Merasim Geçiş Yönetmeliği’ni yürürlükten kaldıranlar, yarın Milli Tarih derslerinde rejimin salahiyeti için açıklanmaması gereken doğruları da anlatmaya başlayabilirler. Bülent Ecevit‘in “Vahdettin hain değilmiş yav” dediğinde şaşırdığımız gibi, başka doğruların ortaya çıkması da ilerde şaşırtabilir bizi. Sonra üzülürüz.

Oysa milletçe birlik ve beraberliğe ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde, iç ve dış mihrakların oyunlarına gelmemeli, doğru olanı değil, işimize geleni konuşmalı, çocuk ve gençlere de bunları öğretmeliyiz.

Çocuklarımızın 16 yıl okula gitmeleri ve hiçbir şey öğrenmeden mezun olmaları gerekir. Atatürkçü ve laik olmaları, 10. Yıl Marşı’nı, Bursa Nutku’nu ve Behey Dürzü şiirini ezberlemeleri kâfidir!

Yoksa bunlar gazete falan açıyorlar, halkın bilmemesi gereken doğruları yazıyorlar, milli tarih derslerinde tam tersini öğrettiğimiz halde nereden duyuyorlarsa artık, internet sitelerinde tehlikeli doğrulardan bahsediyorlar.

İşbu nedenlerle, rejim üstündeki keyfi yönetimimizin bekası için, Okulların Merasim Geçiş Yönetmeliği’nin kaldırılmaması şarttır! Geri getirin onu! Her Türk asker doğar, asker gibi eğitilir. O kadar.

Hüzünlü edit: Tam yazıyı bitirdiğim anda okuduğum şu habere şaşırsam mı kızsam mı bilemedim. Bu da mı gol değil be! Beş günlük sivil yönetimden sonra yeniden Milli Eğitim (Savunma) Bakanlığı’na bağlanmış öğrenciler. Eğitimin her köşesinde askerler yer alacaksa Milli Eğitim Bakanlığı’nı kaldırıp her işi Savunma Bakanlığı’na bırakalım, iki farklı bakanlığa gerek yok ki…

Gerçi MEB sitesinde hala yürürlükten kaldırılmıştır ibaresi var, kime inanacak bu ülkenin vatandaşı?

Önceki Yazı Post

Sonraki Yazı Post

Sen ne diyorsun?

© 2007 - 2018 Pit Café