Oct 10, 2009

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Alexander the Gayreat

Alexander the Gayreat

Bir film düşünün. Oliver Stone çekmiş, Colin Farrell, Val Kilmer, Jared Leto gibi adamlar oynamış. Rosario Dawson bile var. Yetmez mi? Müziklerini de Vangelis yapmış!

Filmi açıyorsunuz, Vergilius’un Aeneid’den bir dizesi geliyor ekrana: Şans cesurun yanındadır. (Hastasıyım bu sözün)

Babil desenleriyle süslü intronun ardından, bir Babil sarayında aksakallarıyla hikâye anlatan Anthony Hopkins çıkıyor karşınıza. Mekânlar güzel, kostümler harika. Sonra Angelina Jolie geliyor, elinde yılanlarla çocuğuna sarılıp hikâyeler anlatıyor.

Üstelik filmin adı Alexander!

Büyük İskender hakkında her bulduğunu okuyup az çok bir şeyler öğrenmiş biri olarak, “çok önyargılı davranmışım, harcamışım güzelim filmi,” diye düşünüp keyif moduna geçiyor ve izlemeye başlıyorum.

Tüm keyfim birkaç dakikada yok oluyor, 175 dakikalık son derece yavan bir filmi başlamışken bitirmeye çalışıyorum.

Kabul ediyorum, Oliver Stone bu filmde İskender’in özel yaşamını kurcalamaya çalışmış, biraz farklı olması normal. Bu filmden Troia gibi, Lord of the Rings gibi aksiyon beklenmez. Belgesel niyetine izlenecek. O nedenle başarısız savaş sahnelerine bir sözüm yok. Hatta hiç olmasa daha iyiydi diyorum. Ama belgesel izliyorsam da bana bir şeyler vermeli, en önemli kişi ve olayları yüzeysel geçip en gereksiz sahne ve diyalogları lastik gibi uzatmak filmin en büyük eksisi.

Filmde iki ana tema var: İskender’in eşcinsel olması ve doğunun dayanılmaz cazibesi.

Aptal Amerikalıların (hepsinin değil dikkat et) kafasında kadınların sürekli dans ettiği, renkli haremler, sürmeli kadınlarla dolu, erkeklerin hayvanlardan kaba, insanların maymunlardan cahil olduğu bir doğu imgesi vardır. Hollywood filmlerinde göre göre kusacak hale geldiğimiz bu klişede boğulmuş Alexander.

Şimdi bu İskender Abi sadece eşcinsel ve tüm dünyayı fethetme hayaliyle yaşayıp bir seyyar imparatorluk kuran bir adam değildi. Başlıca özellikleri bunlar olsa da, İskender’in Dionysus aşığı manyak annesi Olimpias’ın da etkisiyle ciddi bir Akhilleus hayranı olduğunu biliyoruz. Hatta Asya Seferi’ne çıkarken Akhilleus’ın Troia’daki mezarına çiçek koyduğundan, tapınağın çevresinde çırılçıplak dans ettiğinden bahsediliyor.

Üstelik bu adam Aristotales’in iyi bir öğrencisiydi. Daha bacak kadar çocukken Aristotales’den felsefe ve tıp eğitimleri almış, doğuda talan ettiği şehirlerden (fethettiği diyemiyorum) Aristotales’e incelemesi için çeşitli hayvan ve bitkiler göndermiş.

Filmde sürekli kendini okşatan, her fırsatta göz süzen Hephaestion da sadece bir eşcinsel sevgili değil, bir general. Epikürcü felsefenin tavan yaptığı o dönemlerde bu adamların çoğunun biseksüel takıldığını, kadın erkek demeden zina & livata kombosu yaptıklarını bilmeyen yoktur. Yani Hephaestion İskender’e sürmeli gözleriyle alık alık bakmaz. Sever, sevişir, işine bakar. İskender’in ordularının başında stratejiler üretir, savaşlara girer. Ama Oliver Stone filmde bu ikisini resmen Türkan Şoray & Türkan Şoray çifti gibi göstermiş. (Kadir İnanır bile yok, düşün artık)

İskender rolündeki Colin Farrell tam Küçük Emrah olmuş zaten. (Kaş açılarına dikkat) Posta koyanlara, bağırıp çağıranlara bile kaşlarını Emrah gibi düşürüp, “git buradan ühüh!” diye zırlaması Büyük İskender gibi bir adamın yapacağı en son şey olurdu sanırım. Sen tut bu adamı ona buna veren, harem oğlanlarına göz süzen livata heveslisi pasif oğlan gibi göster, olacak iş değil. Colin Farrell iyi bir oyuncu ama İskender rolünde başarılı olabilecek bir adam değilmiş, bunu görmüş olduk.

Savaşlarda sadece Pers Kralı Darius’dan bahsedilmiş. Ama madem savaşlara değinildi, paralı asker olarak Pers ordularının başında bulunan ve İskender’i en çok zorlayan Yunan komutan Memnones’den de bahsedilmesi gerekirdi. Adı bile geçmiyor.

İskender’in doğuya doğru sefere çıkmasının altındaki en büyük etken, tarihçi Xenophon’un yazdıklarıdır. Kyros’un ordusuna paralı asker olarak katılan, on binlerce askerin ve Kyros’un ölümünden sonra ahı gitmiş vahı kalmış orduya önderlik edip geri getirmesinin ardından Anabasis’i yazan Xenophon, İskender’in doğuya doğru gazlamasının en büyük etkenlerinden biri aslında. Ama bundan da bahsedilmemiş.

İskender’in hayatındaki birçok önemli olay atlanarak yüzeysel bir epik hikâye oluşturulmaya çalışılmış ama en gereksiz detaylar lastik gibi uzatılmış. Roxane ile yataktaki kavgasından, Colin Farrell’in kıçından, Rosario Dawson’ın göğüslerinden bize ne kardeşim? Oynadığı filmde memeleri göstermezse ölecek hastalığına Monica Bellucci’den sonra Rosario Dawson da mı yakalandı?

Filmde en çok değinilen konular Olimpias’ın taht sevdası, Hephaestion’un İskender’e vermek için çabalaması, dans eden doğu kızları, Roxane ve İskender’in kavgalarının sadece Hephaestion için olanları. Üstüne bir de can sıkan uzun diyaloglar ve başarısız savaş sahneleri, paramparça bir kurguyla bir araya getirilince son derece kötü bir film olmuş.

Kurgu o kadar kötü ki, konuyu toparlamak için hikâye anlatıcı olarak araya giren Anthony Hopkins’in anlattıkları bile Büyük İskender’in hayatı hakkında bilgisi olmayanlara hiçbir şey vermez. Neden saldırıyor, kime saldırıyor, Darius nasıl ölüyor, Dionysus kim… Her şey havada kalmış.

Filmin vurgulayabildiği tek nokta, İskender’in Epikuros’un felsefesini takip ettiği. Epikürcü felsefe o dönemin genel yaşam tarzıydı zaten.

Bir de politik yanı var filmin. İskender’in özellikle Hephaestion ile olan diyaloglarında sürekli aynı şeye vurgu yapılıyor: Biz Avrupalılar özgürüz ve doğulular özgürlük nedir bilmezler, hepsi kralın köleleri olmuşlar. Onlara özgürlük getirdik, adalet getirdik.

(İskender Antik Yunan’da demokrasinin oluşmasına ön ayak olan isimlerden biri olsa da Babil’deki, Hindistan’daki konuşmaları bana Bush’u hatırlattı. Sonra o güzelim doğu topraklarının Amerikan askerlerinin postalları altında ezildiği, binlerce yıllık tarihin yok edildiği geldi aklıma, iyice bozuldu moralim.)

Görkemli, haşmetli Babil çok zorlama canlandırılmış filmde. “Selam bizi bilgisayarda yaptılar!” diye sesleniyor kuleler. Serious Sam’de bile daha güzel yapmışlardı valla. Sırf Babil’de dolaşmak için az oynamadım o oyunu.

Olimpias’ı canlandıran Angelina Jolie’nin İskender 8 yaşındayken de 28 yaşındayken de rujuyla farıyla değişmeden kalması Olimpias’ın başarısı değil, filmi çekenlerin düşüncesizliği. Ne yüzü kırıştı ne saçı değişti kadının, Olimpias bu kadar kokoş muydu lan? Tamam orgy delisi taş bi’ hatunmuş ama Zeus’a vermiş olması yaşlanmasını engellemez.

Yönetmen Oliver Stone değil de bir başkası olsa şunu düşünürdüm: “Oryantalizm düşkünü ve rüyalarında Büyük İskender’le sevişecek kadar hastalıklı bir adam 150 milyon dolar bulmuş ve fantezilerini filme çekmiş.”

Fakat bu sıradan bir adam da değil. Platoon, JFK, U Turn gibi filmlere imza atmış bir yönetmen. Platoon gibi bir zirveden Alexander gibi bir zırvaya düşmek için 150 milyon dolar harcamak herkesin becereceği iş değil.

Filmin tek cümlelik özeti: Alexander the Great = George Bush the Gay.

Filmden sonra aklımda kalanlar ise Vangelis’in eşsiz besteleri ve yeniden Aeneid. “Ulan bunu seyredeceğime kitap okusaydım keşke,” diyorum ama neye yarar, üç saat ziyan olmuş. Zeus çarpsın seni Oliver Stone!

Büyük İskender’in yaşamını merak edenler için en güzel kitaplardan biri Valerio Massimo Manfredi’nin yazdığı Alexander Trilogy. Üç kitap, mükemmel eser. Filmin senaryosu da bu kitaptan başarısızca araklanmış gibi geldi bana.

Yorumlara kapımız açık