Jan 29, 2010

Yazan Kategori Genel | 2 Yorum

Araba yıkamayı kolay mı sandın?

Araba yıkamayı kolay mı sandın?

O yaz tatile gittiğimizde 13 ya da 14 yaşımdaydım. Araba kullanmak o yaşlardaki erkek çocuklar için büyük marifet sayıldığından, arabayı gizlice kaçırıp mahallede turladığımız, arkadaşlara bastığımız havanın durumu fark eden baba tarafından, kulağın saat yönünde bükülmesi suretiyle söndürüldüğü dönemler…

Babamın tüm ikazlarına rağmen arabayı kaçırıyor, çevrede biraz dolaştıktan sonra çaktırmadan garaja çekebilirsem kendimi başarılı sayıyordum. “Ne kadar iyi kullanırsan kullan, ehliyetini almadan önce yalnız başına araba süremezsin!” prensibi yüzünden, eve dünya karting şampiyonu olarak da gelsem arabayı almama izin vermeyeceğini biliyordum. O nedenle mecburen evde olmadığı saatleri gözlüyor, dönüşte yiyeceğim fırçayı bilmeme rağmen arabayı kaçırıp o cadde senin bu sokak senin dolaşıyordum.

Yazlık mekânlarda, kırsal kesimlerde araba kullanmak daha tehlikesiz olduğundan, daha anlayışlı davranırdı babam. Benimle uğraşarak keyfini kaçırmak istemezdi belki de.

Tekneyle gezmeyi o kadar sevmeme rağmen o gün bin türlü bahane bulup evde kaldım. Onlar denize açıldığında da arabayı alıp arkadaşlarımla gezmeye çıktım. Sessiz sakin, harika bir plaj bulunca denize girmeye karar verdik. Fakat deniz kenarında makara yapmaya o kadar dalmıştık ki, akşamın nasıl olduğunu fark etmedik bile. Üçümüzün de ailesi çoktan denizden dönmüş, evlerde bizi bekliyor olmalıydı.

Sağlam fırça yiyeceğimizi biliyorduk. Yiyeceğimiz fırçayı biraz hafifletme ümidiyle, stabilize yollarda toz içinde bıraktığımız arabayı yıkamaya karar verdik. Arabayı denizin kenarına yaklaştırdım ve içini güzelce temizledik, dışını fırçayla iyice yıkadık. Kurulamaya gerek yoktu, zaten giderken hızlı gidecektik, rüzgardan kuruyacaktı.

Pırıl pırıl yıkadığımız arabayla yazlığa döndüğümüzde evde kimseyi bulamadık. Sadece bizim paniğimizdi, üçümüzün de ailesi henüz tekne gezisinden dönmemişti. Arabayı aynen aldığım gibi garaja bıraktım, bisikletleri kaparak yeni gece keşiflerine çıktık.

Gece babam eve geldiğinde arabayı garajda görmüş, ben daha geç gelince aferini patlatmıştı. “Arabayı izinsiz kaçırmamışsın, aferin!”

Ben de kendi çapımda hemen olayı pekiştirmiş, artık uslandığımı, o izin vermedikçe arabayı kaçırmadığımı, ama en azından yazlıktayken arada bir izin vermesi gerektiğini söylemiştim.

Gece harika geçti.

1994 BMW 520iSabah babamın kükremesiyle uyandım. Apar topar garaja koştuğumda gördüğüm manzara, o güne kadar yemediğim sopayı yiyeceğimi garantilemişti bana.

Babamın makam arabası olarak kullandığı siyah BMW garip bir renge bürünmüş, bütün girintilerine tuz dolmuştu. Cam kenarlarında biriken tuz öylesine yoğundu ki, arabayı çalıştırıp camları açınca pıtır pıtır dökülmüşlerdi arabanın içine. Kaportanın üzeri benek benek tuz olmuş, cam sileceklerinin lastikleri bile grili beyazlı tuhaf bir renk almışlardı.

Babam, “bizim araba dün kendi kendine denize gitmiş,” diyerek karşıladı beni. “Hiç sahip çıkmıyorsun, araba yalnız başına gezmeye yollanır mı? Keşke sen de onunla gitseydin, denize girmesini engellerdin. Ama sen dün arabaya hiç dokunmadın, bisikletinle geziyordun, öyle değil mi?” dedikten sonra köşede duran kovayı ve fırçayı gösterdi.

Dayak yesem daha iyiydi o gün. Garajdaki musluk yerine bahçenin diğer ucundaki kameriyeden kovaya su doldurup garaja taşıyarak arabayı yıkamam dört saatten fazla sürmüştü.

Deniz suyuyla araba yıkanmayacağını o gün öğrendim. Yaşayarak öğrenmek her zaman güzel olmuyor.

  1. Gökçe KURT says:

    İyi ki boya kısmında bir çatlak-sızıntı yokmuş ki, korozyon başlatmamış :)

  2. Çok bakımlı arabaydı, çatlak, sızıntı vs. yoktu sanırım. Zavallının başına gelen en büyük bela benim işgüzarlığımdı işte.

Yorumlara kapımız açık