Pit Café

Otomotiv eksenli seyahat, sanat, iş dünyası, gündem yazıları

Ben demiştim!

Gelişmiş kabul edilen ülkeler, geri kalmış ülkeler için “gelişmekte olan ülke” tabirini kullanmazlar. Bu, geri kalmış ülkelerin vatandaşlarının kendilerine geri kalmış dememek için uydurduğu bir tabirdir. Yabancılar bunu sadece o ülke vatandaşlarına hitap ederken, avutma mahiyetinde kullanırlar. Steve Jobs bugün Türkiye’ye gitse ve herhangi bir konuda medyaya açıklama yapmak zorunda kalsa, Türkiye için geri kalmış ülke değil, “gelişmekte olan, Ortadoğu’nun lideri olan ülke” gibi cümleler kullanır, Türkler de “yaşasın gelişiyoruz,” diye sevinirler.

Oysa görünen köy kılavuz istemez, Türkiye geri kalmış bir ülke. Biz bu geri kalmışlığın sorumluluğunu genellikle ülkenin başındakilere atarız. Bir yandan en iyi yönetim biçiminin demokrasi olduğunu iddia eder, bir yandan da 85 yıldır iktidara gelenlerin hepsini kötüleriz.

Birçok nedeni olan bu geri kalmışlığın en büyük nedenlerinden biri de, Türkiye insanının yeniliklere her zaman kapalı olmasıdır. Türkiye’ye sunulan herhangi bir yenilik, her ne konuda olursa olsun önce büyük tepkiler alır. Kurallarına, alışkanlıklarına, bildiklerine körü körüne bağlı ülkelerden biridir Türkiye.

Yeniliklerin Türkiye’de kabul görebilmesi için Türklerin gelişmiş kabul ettiği ülkelerde daha önce kabul görmüş olması gerekir. Yepyeni bir ürün olan iPhone ilk kez Türkiye’de üretilip piyasaya sürülseydi bırakın satış rekorları kırmayı, eleştiriden nefes alamazdı. Türkiye’nin dünyadaki teknolojik gelişmeleri 10 yıl geriden takip etmesinin en büyük nedeni budur. Diğer ülkeler dener, kullanır, kabullenir, Türkiye’ye sonradan sıra gelir. Yeniliklerden öcü gibi korkan bir ülkenin de dünya piyasasına herhangi bir yenilik sunma ihtimali sıfıra yakındır.

Gelişmiş sayılan ülkeler sürüden ayrılmayı, inovasyon yapmayı, daralan pazarları yeni ürünlerle ferahlatmayı hedeflerken, Türk insanı “eski köye yeni adet getirme, başımıza icat çıkarma, sürüden ayrılanı kurt kapar” gibi özlü sözlerle yetiştirilir.

Alışılmışın dışında iş yapanlar gelişmiş ülkelerde alkışlanır ve dikkatle takip edilirken, Türkiye’de aforoz edilir, aşağılanırlar. Hele ki bu girişim başarısızlıkla sonuçlanırsa, söylenecek söz kesin ve nettir: “Ben demiştim, öyle iş olmaz. Doğru bir iş olsaydı herkes yapardı. 70 milyonun içinde tek akıllı adam sen misin?”

Türkiye’de neredeyse hiç kimse 70 milyonun içinde tek akıllı adam olduğunu kabullenmek istemediği için, hatada yarışmakta ısrar ederler. O nedenle dünya çapında başarıya imza atan Türklerin neredeyse hiçbiri Türkiye’den çıkmamıştır. Sporda olsun, iş dünyasında olsun, sağlık sektöründe olsun, dünya genelinde başarılı sayılan Türklerin hepsinde bir ABD veya Avrupa geçmişi vardır.

Bu durum, sadece eğitim sisteminin başarısızlığıyla açıklanamaz. Evet, Türkiye’nin eğitim sistemi çok başarısız ve bu eğitim sisteminin yetiştirdiği insanlar da sistemi daha kötüye götürmekten başka bir şey yapamazlar. Ancak tek sorumlu eğitim sistemi değildir.

Resmî eğitim sistemindeki başarısızlıkların yanında, toplumun alışkanlıklarından ve bildiklerinden vazgeçme korkusu da bu durumun sebeplerinden biridir. Bu ülkenin insanları üretmeyi değil, eleştirmeyi sever. Her alanda dışa bağımlı olan bir ülke olan Türkiye, hiçbir teknolojik ürünü kendi başına üretemez ama dışarıda üretilenleri eleştirmekten de geri durmaz.

Sosyalist diye dışlanan Yugoslavya’da bile Zastava Yugo’ları üretirken, Türkiye yerinde sayıyordu. Yugo dünyanın en tehlikeli otomobili seçilmişti ama bir deneme yapmışlardı en azından. Türk insanı Yugoslavya’nın artık tedavülden kalkmış olan Yugo’larını, Çin’in Chery’sini, İran’ın Samand’ını eleştirir, yerden yere vurur. BMW ve Mercedes markalarının taraftarları birbirlerine diğer markaları kötüler, Adidas ve Nike taraftarları kendi kullandıkları markaları övüp diğerini eleştirmeye çalışırlar.

Bu markaların taraftarlarına “bu adamları eleştiriyorsun da, sen ne yaptın?” diye sorduğunuzda, Türklerin çok yüce bir millet olduğunu ama ülkenin başındakiler yüzünden uluslar arası platformda yer alamadıklarını söylerler. Sanırsınız ki meclisteki 550 kişi oraya Kamboçya’dan ithal edilmiştir.

Alınabilecek yeni bir ürünün veya denenebilecek yeni bir şeyin çıktığını öğrenip, denemek istediğinizi arkadaşlarınıza söylediğinizde, “sen dene bakalım, güzel bir şeyse ben de alayım” cümlesini ne kadar az duyuyorsanız o kadar şanslısınız. Çünkü o arkadaşınızın aklından geçen “Akay bunu denesin, kalitesini anlar,” değil, “Akay bunu denesin, başına bir şey gelmezse ben de denerim” düşüncesidir. Deneyip de memnun kalmadığınızda veya başarısız olduğunuzda size söyleyeceği cümle de zaten hazırdır: “Ben demiştim!”

Bu tepkiler, devlet kademelerinden sokaktaki vatandaşa kadar cümle yapısı olarak farklılık gösterse de temelde aynıdır. Yeni bir buluş yaptığınızda devletten ruhsat almakta zorlanabilirsiniz. Avrupa’da kullanılan ve Türkiye’de olmayan bir ürünü piyasaya sürmeye çalışmanın ıstırabı daha gümrükte başlar. Devlet babanın, getirdiğiniz ürünü hangi sınıfta değerlendireceğine karar vermeye çalışması size aylar kaybettirebilir. Yani vergisini verebilmek için bile sıkıntı çekebilirsiniz.

Türkiye’de medyayı da sanayici ve ithalatçılar yönlendirdiği için, piyasaların bu tip sıkıntılarını vatandaş pek görmez. Türkiye’nin otomotiv ihracatçısı bir ülke olduğunu düşünenler bile vardır. Oysa yapılan işlem bazı Japon ve Avrupa otomobil markalarının üretimini, onların siparişleri doğrultusunda üretmekten ibarettir. Bunu sadece otomotiv olarak düşünmeyip, tekstilden beyaz eşyaya kadar birçok sektöre yayabilirsiniz. Yani sanayimizin Çin’den pek de farkı yok.

İşte bu nedenlerle Türklerden sadece asker olur ve tarih boyunca da böyle olmuştur. Çünkü askerlik mesleği küçük değişiklikler dışında binlerce yıl aynı zihniyette yaşayabilecek tek meslektir. Türklerden sadece asker olur dediysem, teknolojik anlamda değil, tutuculuk ve statükoculuk anlamında onlara askerlik yakışır anlamında dedim. Yoksa yeni askeri teknolojiler üretmek Türklerin harcı değildir. Öyle olsaydı, ABD’de egzoz emisyon değerleri yüzünden trafiğe çıkması bile yasaklanan Land Rover Defender’lar TSK’nın en önemli taşıtlarından biri olmazdı.

“Her Türk asker doğar” iddiası, bu nedenlerle doğrudur. Asıl neden kahramanlık sevdasından ziyade, çok yüksek zekâ veya girişimcilik ruhu gerektirmeyen meslekler olan askerlik ve memurluk gibi mesleklere yeten statükocu kafadır.

İtiraf etmeliyim ki bu durum, bir ithalatçı olarak işime geliyor. Eğer Türk insanı “aptal Amerikalılar” gibi yeniliğe açık bir karaktere sahip olsaydı, piyasada çok fazla ithalatçı olur, ABD’deki tüm yenilikler aynı anda Türkiye’ye de girerdi. Fakat bizim insanımız yeniliklerden köşe bucak kaçtığı ve yeni buluşları eleştirmeye bayıldığı için onları ithal edip Türkiye piyasasına sürmek akıllarına bile gelmiyor. Piyasa da farklı düşünebilen az miktarda insanın eline kalıyor.

Evet, bu ithalatçılar getirecek yenilikleri Türkiye’ye. Ve Türk insanı hopursa da bopursa da, işin başında alay edip “kendini uyanık sanan kişilerin para tuzağı” olarak ilan etse de piyasaya yeni çıkan ürünleri, bir süre sonra öğrenip kullanmaya, sevmeye başlayacaklar.

Bu kafa yapısı değişmedikçe tüm teknolojik yenilikleri gelişmiş ülkelerin birkaç yıl gerisinden takip etmeye devam edecek Türkiye.

Önceki Yazı Post

Sonraki Yazı Post

Sen ne diyorsun?

© 2007 - 2018 Pit Café