Jun 1, 2010

Yazan Kategori Formula 1, Genel | 4 Yorum

İstanbul rüyasının ardından

İstanbul rüyasının ardından

Çarşamba günü Reina’daki F1 party ile başlayan rüyamız, Pazar akşam saatlerinde McLaren motorhome’unun önündeki kutlamayla birlikte sona erdi. Takvimin en sıkıcı pistlerinden biri olan İstanbul Park, bu sezon en heyecanlı yarışlardan birine sahne oldu.

Yalçın’ın jestinden geçen hafta bahsetmiştim. Yalçın Pembecioğlu, Ali Ünal ve bendeniz, bütün haftasonunu Bridgestone’un davetlisi olarak İstanbul Park’ın Bridgestone locasında, pit alanında, garajlarda, motorhomelarda, teraslarda ve kulelerde geçirdik.

Macera, Cumartesi sabahı Kadıköy’de buluşarak Bridgestone servisiyle yola çıktığımızda başladı. Pazar gününe üç kişilik kontenjan ayıran Bridgestone’un Cumartesi için 15 kişilik kontenjanı vardı. Sosyal medyada sosyalleşmeyi pek sevmeyen biri olsam da, Ömer Suner, Aykut İbrişim, Sadi Tekin gibi isimleri yakındığıma memnun oldum.

Yalçın, yarışı Bridgestone locasından takip edeceğimizi söylemişti ama Cumartesi günü yola çıkarken locada bize biraz daha mütevazı bir köşe ayrılacağını düşünüyordum. Aslına bakarsanız Paddock Club’a özel davetle girmek benim için gayet yeterliydi ve bulunacağımız köşe, ikramlar, yemekler veya diğer hizmetler umurumda bile değildi.

Fakat piste vardığımızda, Bridgestone’un bizi diğer padok misafirlerinden farklı görmediğini anladım. Paddock Club otoparkında Bridgestone çalışanlarından Nihan tarafından karşılandık, pass cardlarımızı teslim aldık ve Nihan’ın önderliğinde Bridgestone locasına ulaştık.

Hoşgeldiniz ikramları ve kahve keyfinin ardından yaptığımız ilk iş, Virgin Racing garajını ziyaret etmek oldu. Hep merak ettiğim lastik battaniyelerine dokunup sıcaklığını hissetmek de burada nasip oldu. Virgin Racing, imaj olarak Red Bull Racing’in ilk dönemlerini anımsatıyor bana. Adrian Newey transferinden ve podyum başarılarından önce sürekli imaj peşinde koşan, “pistlerdeki en yetenekli pilotlar yerine en yakışıklı pilotlarla yarışan”, Formula Una kızlarıyla, padok alanının tek süreli yayını olan Red Bulletin ile ve türlü eğlenceleriyle podyuma çıkamasa da bir şekilde isminden bahsettirmeyi başaran tek takımdı Red Bull.

Henüz hazırlık sezonunu geçiren Virgin Racing de Red Bull’un yolunu takip ediyor. En takdir ettiğim işadamlarından biri olan Richard Branson’ı birazcık tanıyorsam, Virgin Racing’in birkaç sezon içinde yapacağı yatırım ve transferlerle podyuma talip olacağına emin olurum. Başladığı hiçbir işi yarıda bırakmayan, en iddialı projeleri bile tek tek başaran bir şirketten bahsediyoruz. İş dünyasında rakiplerine tur bindiren, uçak kaçırınca uçak şirketi kuran (Virgin Atlantic), uzaya turist götürmek için uzay havayolu şirketi kuran (Virgin Galactic), Karayip Denizi’ndeki Virgin Adaları’nı su altından dolaşmak için denizaltıyla turist gezdiren, havayolu şirketindeki hostesleri bile bizzat seçen bir işadamı Richard Branson. Geçtiğimiz sene Brawn GP’ye herkes çekimser yaklaşırken ışığı görüp sponsor olan tek şirketti Virgin. Richard Branson Brawn GP ile şampiyon olduktan sonra bu işi o kadar sevdi ki, kendi takımıyla girmeye karar verdi. Sadece yarışmakla kalmayıp, podyuma ulaşmak için elinden geleni yapacaktır.

Bize Virgin Racing garajında rehberlik yapan yetkilinin ismini unuttuğum için çok utanıyorum. Garaja girdiğimizde sadece bir halkla ilişkiler personeli olduğunu düşünmüştüm ancak 1988’de Williams ile başladığı kariyerinde McLaren ve Honda ile çalıştığını, Honda’dan sonra Brawn GP’ye ve bu sezon Virgin Racing’e transfer olduğunu, görevinin ise takıma sponsor bulmak olduğunu garaj gezimiz biterken öğrendim.

Rusların milli supercar projesi Marussia’nın Formula 1’a gireceğini biliyordum. Renault pilotu Vitaly Petrov’a sponsor olarak Formula 1’a girecek olan Marussia’yı ayartıp safkan İngiliz takımı olan Virgin Racing’e sponsor olmalarını sağlamak, işte bu arkadaşın başarısıydı. Hafife alınamayacak kadar büyük bir başarıdan bahsediyorum.

Virgin Racing garajını gezip ekibe kolaylıklar diledikten sonra, yeniden locaya çıktık. Bir yere ilk kez giden bir grupta, çevreyi en önce keşfedenler genellikle sigara tiryakileri olur. Diğer arkadaşlar locada içeceklerini yudumlarken, ben İstanbul Park’ta Paddock Club ve A Kule’den sorumlu arkadaşım Ozan Yılmaz ile birlikte padok alanını gezmeye çıktım. Terası, kuleleri dolaşıp, pit kızlarının odasına nasıl gireceğimin hesabını yaparken, Bernie Ecclestone’a rezil olmayı başardım.

İstanbul Park locasının önünde Ozan ile konuşurken, kısa boylu bir ihtiyarın hızlı hızlı bize doğru yürüdüğünü gördüm. Hani bazen olur ya, sürekli gördüğünüz biridir ama ismi o anda uçuverir aklınızdan. Ecclestone bize doğru yaklaşırken bir yandan dik dik yüzüne bakıyor, bir yandan da ismini hatırlamaya çalışıyordum. Ecclestone ise uzun süre yüzüne bakmamdan huylanmış olacak ki, gözlerimin içine bakarak yaklaştı ve ben aynı şekilde bakmaya devam edince dayanamayarak selam verdi. O esnada şimşek çaktı ve tokalaşıp selam vererek sırıtmayı başardım. İkişer cümlelik diyalogumuzun ardından Ferrari locasına doğru ilerleyen Ecclestone bir an arkasına dönüp baktığında, yüzündeki ifade “beni tanımayan adamın ne işi var la padokta?” diyordu. Tanıdım dayı, tanıdım da ismini unuttum, basiretim bağlanıverdi bir an.

Ecclestone komedisinden sonra, pit kızlarının odasına giden yolu bulmaya adadım kendimi. Çünkü sorun çok büyüktü ve 10 dakikada bir çalan telefonum eğer o odayı bulamazsam pistten bekâr döneceğimi haber veriyordu.

Yarışa aslında kız arkadaşımla gitmeyi planlıyordum. Fakat yarışı padokta takip etme teklifi gelince kız arkadaşım “ben tribüne yalnız gitmem, padoka girmemi sağla” diyerek ültimatomu çakmıştı. Yaptığım araştırmalar sonucunda padoka misafir sokmanın imkânsız olduğunu öğrenince, son çare olarak pit kızları arasındaki arkadaşlarıma başvurdum. Kadro seçimi çoktan tamamlanmış olsa da yaptığımız kulis çalışmaları başarıya ulaştı ve pistte bir şekilde buluşma ümidiyle kız arkadaşımı da kadroya sokmayı başardık.

Fakat bizimki yüzünden kadro dışı kalan kızın ahını mı aldık nedir, pit kızlarını pistte görevli oldukları vakitler haricinde penceresi bile olmayan bir odaya kapattıklarını biraz geç öğrendik. Böylece hem pistte buluşma planlarımız, hem de bizimkinin yarışı izleme ihtimali suya düştü. Dışarıda yarışan araçların sesini duyup çıldırdıkça beni aradı, çıtırdayan ilişkimiz çatırdamaya başladı.

Aslında burada ciddi bir organizasyon bozukluğu söz konusu. Pistte görevli olan herkes yarışı bir şekilde takip edebilirken, pit kızlarını pisti göremeyecekleri bir odaya hapsetmek çok yanlış bir davranış. O kızların bir çoğunun para için değil, motorsporlarına olan sevgileri nedeniyle pit kızı olduklarına adım gibi eminim. Yarışı izlemelerine izin vermemek ne disiplinle, ne de başka şeyle açıklanacak bir durum değil.

Pit kızlarının odasını Pazar günü bulsam da, grid girl yazan pass cardların Paddock Club’a giremeyeceğini öğrendim ve O’nu ağrıyan ayaklarıyla başbaşa bırakıp padoka kaçtım. Çünkü Michael Schumacher Bridgestone locasına geliyordu ve terk edilmek Schumacher’in röportajını kaçırmak kadar çok acı vermezdi. Kız arkadaşım yarışı izleyemediği için iki gündür benimle konuşmuyor ama bir gün sakinleşeceğine inanıyorum.

Cumartesi gününe dönelim…

Ecclestone ile selamlaştıktan ve pistin sigara içilebilecek noktalarını keşfettikten sonra locaya geri döndüm. Gittiğimde açık büfe kullanıma açılmış ve çeşitli lezzetleri bizlere sunmaya başlamıştı. Dana fileto, kuzu biftek, levrek, fener balığı, patlıcanlı cannelloni, sabayon soslu bezelye, mousseline soslu trüf mantarı, kuşkonmaz ızgara, ıstakoz ve zeytin soslu pappardelle ve peynir çeşitlerinin devamında çikolatalı sufle, vanilyalı parfe, limon köpüğü, şeftali tatlısı gibi lezzetler, “rejime iki günlüğüne ara versem bir şey olmaz” diye düşündürdü bana. Kırmızı Pascal Jolivet ve beyaz Sarafin Merlot ile birlikte, podyuma çıkan pilotların ödülü Mumm ile de karaciğerler şenlendi.

Bu kadar yiyip içtikten sonra oturmaya devam etmek olmazdı. Artık aşağıya inme ve pit alanını gezme vaktiydi. Biz pit alanını gezerken, takımlar farklı hedefler peşinde hummalı bir şekilde çalışmaya devam ediyorlardı. Farklı hedefler diyorum, çünkü Formula 1’da birçok takımın hedefi farklıdır. Red Bull, McLaren gibi takımlar Pazar günü zafere ulaşmanın planını yaparken Mercedes GP onlara yetişmenin, Virgin ve Lotus gibi takımlar da yarışı bitirmenin peşinde koşuyorlar.

Gridin arkasındaki takımlar “zaten arkadayız” diye bırakmak yerine daha iyiye ulaşmak için çabalar, öndeki takımlar da biraz boşladıkları anda arkadakilere yakalanacaklarını bilerek en iyiye ulaşmak için çabalar. Fabrikalarda, rüzgar tünellerinde çalışan temizlikçilerden CFD mühendislerine kadar herkes sürekli bir çalışmanın ardından geliştirdikleri otomobili, emeklerinin karşılığını bekleyerek teslim ederler pilota.

Biz garajları gezerken karınca sürüsü gibi çalışanların kısa vadedeki en büyük hedefi ertesi gün gülebilmekti. Pazar akşamını neşeyle kapatabilmek için Cumartesi gününü terleyerek geçirmeye devam edeceklerdi.

Popüler takımların ayrı bir havası var pit alanında. Misal Lotus, Virgin, HRT gibi takımlar sessiz sakin çalışırken, en çok ziyaretçi Ferrari’nin başına toplanıp fotoğraf çekiyor, en cool personel McLaren’da çabalıyor ve müzik sadece Red Bull’da çalıyordu. Pit stop antrenmanlarını müzik eşliğinde yapan, yaptığı işten zevk aldığını ve zaferden emin olduğunu bütün davranışlarıyla ifade eden bir takımdı Red Bull. Onların garajında kesin kabul ettikleri zaferin gururu varken Ferrari garajına endişe, McLaren garajına ümit hakimdi.

Cumartesi günü Paddock Club ile tanışmanın keyfi, garajlara ve motorhomelara bu kadar yakın olmanın verdiği inanılmaz zevk ve ertesi gün olacakları düşünmenin heyecanıyla tamamlandı.

Akşam Bridgestone servisiyle eve döndükten sonra, ağrıyan ayaklarıma ve GP2 yarışlarını bile izleyememiş olmanın siniriyle başımın etini yiyen kız arkadaşıma rağmen beni uyutmayan tek şey ertesi günün heyecanı oldu.

PAZAR

İstanbul Park’a 15 kişilik kalabalık bir ekip olarak gittiğimiz Cumartesi gününden farklı olarak, motorsporları aşığı üç kişi olarak gittik Pazar günü. Paddock Club’a pazar günü gelenlerin biraz daha farklı karşılandığını, locaya girince fark ettim. Önceki gün masalarda boş bulduğumuz yere oturmuştuk ancak bugün masalara isimlikler yerleştirilmiş, daha bir ihtimam gösterilmişti.

Cumartesi gününün yarış bazında en önemli olayı sıralama turları olduğundan boş vaktimiz çoktu ve gezilerimize daha kolay adapte olabiliyorduk. Ancak pazar günü ne yapıyor olursak olalım, birazdan başlayacak olan yarışın heyecanını yaşıyorduk. Acaba ne olacaktı, verilen bunca emek, harcanan bunca zaman kimleri güldürecek, kimleri hayal kırıklığına uğratacaktı, şahsen aklımdaki tek şey buydu. Takımlara daha yakın olunca iş televizyonda yarış izlemekten çok farklı bir hale geliyor. En arka planda görevli personelden pilota kadar herkesin yüzündeki endişeyi, heyecanı, ümidi, aşkı bizzat görmek, nasıl çalıştıklarına şahit olmak, onların bir parçası gibi hissetmek çok farklı bir duygu.

Kimi zaman izleyici, kimi zaman menajer olarak, kimi zaman da bizzat yarışarak motorsporlarının içinde bulundum. Ancak benim için her zaman hobi olarak kalacak olan bu sporun zirvesini bu kadar yakından tetkik edebilmek, inanın başımı döndürüyor.

Pazar gününü McLaren ve Lotus garajlarını ziyaret edip, pit yolunda yeni geziler yaparak geçirdik.

İsmi ve renkleri dışında aslında bir Malezya takımı olan Lotus, her şeye rağmen hatıraları olan bir takım. Garajda rehberliğimizi üstlenen Lotus yetkilisinin “biz yeni bir takımız ve önceliğimiz iki otomobille de yarış bitirmeyi başarabilmek” şeklindeki cümlesi, Ayrton Senna’yı McLaren’a taşıyan John Player Lotus’u anımsattı, efkârlandım hafiften. 1980 öncesinde Jim Clark, Stirling Moss, Emerson Fittipaldi, Nelson Piquet ve daha birçok pilotla başarıdan başarıya koşan Lotus, 2010 yılında “yarış bitirmeyi başarmalıyız,” diyordu. Elbette ki bu Lotus o Lotus değil ancak renkleri ve ismini görmek o günleri yad etmek için yeterli oluyor.

McLaren garajı, beklediğimiz gibi İngiliz azametini sunuyordu ziyaretçilerine. Sıralama turları sonrasında Jenson Button ve Lewis Hamilton bilgisayarlardaki verileri inceleyip mühendislerle Red Bull’u nasıl alt edebileceklerini tartışırken orada olmak farklı duygular yaşatıyor insana. Büyük bir güven vardı üstlerinde, Red Bull’ları yakalayabileceklerini fark etmiş gibiydiler.

McLaren garajındaki yetkilinin misafirperverliği, garajını ziyaret ettiğimiz diğer takımların yapmadıklarını yapmasıyla ve motorhome’un kapılarını bize açmasıyla devam etti. Sürekli dışarıdan bakıp hayranlıkla izlediğimiz McLaren motorhome’una girmek harika bir duyguydu. İçeride sadece birkaç dakika geçirebilsek de benim için gayet yeterli oldu. Jenson Button’ın babası yine pembe gömleğini giymiş, ortalıkta dolaşıyordu.

Garaj gezileri bitip, yarışın başlama saati yaklaştığında, önümüzdeki bir saati değerlendirip, biraz alışveriş yapmak için F1 Village’a gittik Ali ve Yalçın’la birlikte. İşte bu girişimimizde, Paddock Club ne kadar lüks olursa olsun, Türklerin bazı işlerin tadını kaçırmakta ne kadar usta olduklarını gördük.

Paddock Club localarının sonunda bir tünel var ve o tünelden doğruca F1 Village’a geçilebiliyor. Son locayla tünel arasında en fazla 30 metrelik boş bir alan var ve bu alanı yönetmek İstanbul Park yönetimine zor geldiğinden, giriş – çıkışına birer güvenlik koyarak tünele geçişi engellemişler. F1 Village’a gitmek isteyenler ya padok alanında kamyonların bulunduğu yerin arkasından dolaşıp tünele ulaşarak, ya da padok otoparkından çıkıp gold tribünün arkasından dolaşarak F1 Village’a gidebiliyorlar. Bu da kapalı alanda yürünecek olan 4-5 dakikalık yolu güneşin altında 15 dakika yürünmesi gereken bir yol haline getiriyor. Yalçın’ın “okullar olmasa maarifi ne güzel idare ederdim,” örneğini dinleyip, genlerimizdeki “en kolay yönetim yasaklamaktır” şiarını nasıl anacağımıza karar vermeye çalışarak ulaştık F1 Village’a.

Burada amacımız hem ortalığı kolaçan etmek, hem de biraz alışveriş yapmaktı. Bu sezon sevgi duyduğum pilot ve takımlar olsa da, önceki sezonlarda olduğu gibi can-ı gönülden desteklediğim bir takım yok. Zaten hiçbir zaman bir takımın fanatiği de olmadım. Sadece bir yıllık Formula 1 yaşamında tarih yazan Brawn GP’ye olan saygımdan dolayı hatıra niyetine bir gömlek satın almayı planlıyordum.

Ancak F1 Village tam bir hayal kırıklığıydı. Ne sponsor firmalar, ne de F1 izleyicilerini hedef kitle kabul eden firmalar yoktu ortalıkta. Takımlar bile stand açmamışlardı. Resmi Formula 1 malzemeleri satan iki büyük stand, içinde zenne kılıklı birkaç dansçının anlamsız dans gösterileriyle önlerindeki kalabalığı eğlendirdiği bir Vodafone standı, bomboş bir Coca Cola standı ve her zamanki sıkıcı TRT standından başka bir şey yoktu ortalıkta.

Takımların resmi ürünleri de Formula 1 standında satılıyordu ancak McLaren ve Ferrari’den başka hiçbir takımın ele avuca gelir, hoş tasarımlı bir ürününü bulamadım. Brawn GP’nin de basit bir bisiklet yaka t-shirt’ünden başka bir ürünü yoktu. Keşke geçtiğimiz sezon gördüğüm gömleği sitelerinden sipariş etseydim, diye hayıflanarak terk ettim alışveriş ortamını.

Dönerken yaptığımız en iyi şey ise, geldiğimiz yol yerine tüneli tercih etmek oldu. Bu kez pistin diğer tarafından dolaşarak padok ve ana tribün çevresinde tam bir daire çizmiş olacaktık. Ancak ana tribünün altında pit kızlarının odasına rastlamak, deniz gözlü sevdiceği kucaklayıp biraz hasret gidermek F1 Village’daki hayal kırıklığını bir süreliğine unutturdu bana. Önceki gün locada hediye edilen Bridgestone podyum şapkasına el koydu ama olsun, Bridgestone bir tane daha verirdi. Akşam olacakları bilmediğimden, sevdicekle barışmış olmanın heyecanıyla tünelden çıkıp yemek yemeye koştuk Ali ve Yalçın’la beraber.

Locamızdaki Pazar sürprizi büyüktü. Gerçi bunu sabah dağıtılan günün programı kartlarından da öğrenmiştik ama vaktin geldiğini bilmek heyecanlandırıyordu hepimizi.

Locada bize tahsis edilen masa, pencereden oldukça uzakta, giriş kapısına yakın bir masaydı. Diğer masalardaki Sabancı ailesini, Bridgestone Japonya ve Türkiye yönetimlerini vs görünce, biz beleşçilerin masasının locanın içinde bulunduğuna şükretmiştim. Fakat locamızın özel misafirinin gelişi de en çok bize yaradı çünkü konuşma yapacağı bölge bizim masamızın bir metre ötesindeydi. Diğer masalar 5-6 metre geriden bakarken, biz yüzündeki mimiklerden bugün neler düşündüğünü öğrenecek kadar yakındık.

Sonunda beklenen an geldi ve Almanya’nın gururu, Formula 1 efsanesi Michael Schumacher locaya girdi. İşte bu gerçekten günün en özel anıydı. Yedi dakikalık konuşmasında kariyerinden ve Mercedes GP’nin hedeflerinden bahseden, yüzünden gülümsemesi eksik olmayan Schumacher, “yaşım 41 olsa da dikiz aynanızda beni görünce titreyeceksiniz” diyordu kendine olan güveniyle.

Schumacher’i burada anlatmaya çalışmak yersiz ve yetersiz olacaktır, o nedenle hiç girmiyorum.

Schumacher’in ziyaretinden sonra pit alanını bir kez daha ziyaret ettik ve chill out lounge’a geçerek Mumm eşliğinde yarış saatini beklemeye başladık. Karar verilmişti. Startı ve ilk turları terastan, yarışın devamınıysa chill out lounge pencerelerinden ve ekranlarından izleyecektik. Terasta zaman ekranlarını takip edebileceğimiz bir ekipman yoktu çünkü.

Fakat yarışın başlamasına birkaç dakika kala B Kulesi’nin kapılarının açılması, bütün planlarımızı değiştirdi. Diğer arkadaşlar ne yaptı bilmiyorum, ben startı ve ilk dört turu terastan izledikten sonra B Kule’ye çıkarak 37. tura kadar kuleden takip ettim yarışı. Zaman tablolarını büyük bir TV yerine küçücük iPhone ekranından takip etmiş olsam da, kulede dört dönüp terasta koşturarak pistin neredeyse her yerini görmek mutlu olmak için yeterliydi.

Bir ara gelen bulutlar havayı karartıp hafif bir yağmurla bizi heyecanlandırsa da beklenen olmadı ve kuru bir zeminde izledik McLaren – Red Bull mücadelesini.

Yarış analizi bu yazının konusu değil, zaten uzattıkça uzattım. McLaren’ların hızlandığını görmek sevindirici, Red Bull’un iki pilotunun Senna – Prost günlerini anımsatan bir mücadeleye girişerek kaza yapmaları hüzünlü, Hamilton’ın Button’a yaptığı tehlikeli atağı Button’ın asaletle yanıtlaması takdire şayan.

Sıkıcı geçeceğine emin olduğum yarış, hızlanan McLaren’lar ve birbiriyle didişen Red Bull’lar sayesinde heyecanlı geçti, Hamilton 2010 siftahını İstanbul Park’ta yaptı.

Yarış sonrasında turuncu zafer t-shirtlerini giymiş personelin McLaren motorhome’unda gurur ve sevinçle eğlendiğini görmek güzel, iki gün boyunca kendinden emin bir şekilde çalıştığına şahit olduğumuz Red Bull’un emeklerinin basit bir hata yüzünden heba olduğunu görmek düşündürücü.

Akşam olduğunda Paddock Club’ı ve Bridgestone locasını terk etmek zorunda kalmak ise üzücü. Formula 1’daki en büyük hayallerimden birine Bridgestone sayesinde ulaştım. Bizi davet edenlere, keyif almamız için elinden gelen her şeyi yapan Bridgestone yetkililerine, pit alanlarında, garajlarda ve motorhomelarda bize rehberlik eden Bridgestone ve takım personellerine, çalışırken yorulsa da gözlerinin içi gülerek hizmet eden garson kızlara ve elbette ki Yalçın Pembecioğlu’na can-ı gönülden teşekkür ediyorum.

Darısı Monaco’nun başına.

Çektiğim fotoğraflardan bazıları aşağıda:

Güvenlik aracına fazla iş düşmedi.

İlk yardım aracına hiç iş düşmediğini görmek sevindirici.

Paddock Club girişinden motorhome ve TIR manzaraları. Virgin gecekondu kurarken McLaren apartman dikiyor.

Ezeli rakipler McLaren ve Ferrari, motorhome komşuları.

Birileri bu boş tribünlerin hesabını vermeli.

Locanın balkonundan kırmızı halı töreni.

Yarışın başlamasına dakikalar kala, son hazırlıklar tamamlanıyor.

B Kule’den start düzlüğü. Alonso önde görünse de Ferrari’nin sıkıntıları devam ediyor.

Chill out lounge’da yarış sonrası yorgunluk atma vakti.

  1. Tecrubelerinizi cok guzel aktarmissiniz. Gercekten de Paddock Club Formula 1’in bambaska muhtesem bir yonu ve cogu Formula 1 sever de bundan mahrum kaliyor, o yuzden ne mutlu size :)

  2. Bridgestone sayesinde hayallerinden birine kavustun. Ne mutlu sana :))

  3. Abi ben de cumartesi davetliydim Bridgestone olayına, yani bütün gün beraberdik, niye tanışmadık?

  4. Cumartesi günü padok heyecanıyla muhabbete pek fırsat kalmadı sanırım. Ben de Bridgestone locasında pek fazla durmadım, diğer locaları gezdim, girilebilecek her yere girip çıkma, merakımı giderme peşindeydim. O yüzden tanışamamış olabiliriz :)

Yorumlara kapımız açık