Aug 6, 2010

Yazan Kategori Dünden Bugüne Hikayeler, Genel, Motorsporları, Ralli | 2 Yorum

Pekin Paris Rallisi

Pekin Paris Rallisi

Eylül 1997. Bağbozumu için Tekirdağ’a, dedemin üzüm bağını talan edip köfte yemeye, üzüm çiğnemeye, pekmez kaynatmaya gidiyoruz. Okulların açılmasına birkaç gün var ve Tekirdağ’da geçirilecek her saat değerli bizim gibi öğrenciler için.

Silivri’yi geçtiğimizde, tuhaf bir antik konvoyun arasına düşüyoruz. İncecik tekerlekli vintage modeller, cycle car’lar, öksüre tıksıra giden, yorgun ama neşeli insanlar taşıyan uzun bir konvoy bu.

Tarihi bir ana şahitlik ettiğimizi bilmiyoruz, ben arabalara hayran hayran bakarken babam hepsini sırayla solluyor, geçip gidiyoruz yanlarından.

Yanından geçtiğimiz konvoy, İkinci Pekin – Paris Rallisi aslında. Birincisi 1907 yılında düzenlenen rallinin 90. yıldönümünde, ilk ralliye katılan cesur insanların hatırası için girişilen bir macera.

Konu aslında şöyle başlıyor:

31 Mart 1907’de, Le Martin adlı bir Paris gazetesinin otomobillerle ilgili bir haberinde şöyle bir ibare geçiyor:

“Günümüzde arabası olan bir insanın istediği her şeyi yapıp, istediği her yere gidebileceği düşünülüyor. Madem öyle, Pekin’den Paris’e otomobille gidebilecek cesarette kimse var mı?”

Gazetenin çağrısı, 1907 için fazlasıyla cesur bir çağrı. O dönemin otomobilleri öksürüp tıksırsalar da şehir içinde yol yapabiliyorlar ancak uzun, çok uzun yolları denemiş değiller. Üstelik konu sadece otomobillerle de ilgili değil. O güne kadar sadece atların geçtiği yollar, sadece kağnıları taşıyabilen ahşap, asma köprüler var rotada. Nehirler, çöller, bataklıklar, insan yüzü görmemiş stepler, bugünün otomobilleri için bile zorlu bir parkur oluşturuyor. Adım başı benzin istasyonu, GPS desteği, cep telefonu, servis noktaları yok.

Buna rağmen beş deli çıkıyor ve “biz bu işi başarırız” diyorlar.

Fransa’dan üç kişinin katıldığı ralliye Hollanda ve İtalya’dan da birer maceracı katılıyor. Fransızlar bir Contal, iki DeDion ile yarışırken Hollandalı Spyker ile, İtalyan da Itala ile katılıyorlar.

Yarış öncesi yapılan hazırlıklar, bugünkü yarışlara göre oldukça basit. Pekin – Paris arasında yerleşimin olmadığı çeşitli bölgelere develerle benzin götürülüp servis noktaları kuruluyor, hepsi bu kadar. Yani servis noktalarında ne bir yedek parça, ne mekaniker, ne de başka bir teknik personel bekliyor takımları. Yarış sonunda yarışçıları bekleyen ödül de ne aman aman bir para ödülü, ne de pahalı bir kupa. Sadece büyük bir şişe Mumm şampanya, kürsüde kahramanını bekliyor.

Tüm yarışçılar ihtiyaç malzemelerini araçlarına doldurup Pekin’den yola çıkıyorlar. Hiçbir kuralın olmadığı yarışta hem kaybolmamak hem de haberleşme kolaylığı için telgraf hatlarını takip ediyorlar. Ayrıca tüm otomobillerde birer gazeteci oturuyor, haber ve yol hikâyeleri yazıyorlar.

1907 yılında bırakın kırsal alanları, büyükşehirlerde bile otomobiller insanlara yabancı geliyor. Henry Ford’a fabrikası için kredi veren banka müdürünün “otomobil falan bunlar boş işler, insanlar birkaç sene sonra bu acayip makinelerden bıkıp atlara dönecekler” demesinin üzerinden sadece dört yıl geçmiş.

Pekin’den Paris’e uzanan yol ise Tibet, Moğolistan, ıssız Rus stepleri ve daha birçok ülkede henüz otomobilin varlığından haberi olmamış insanların yaşadığı bölgelerden geçiyor. Sadece yollar değil, bölgelerinde acayip makinelerle dolaşan yabancıları sevmeyen insanlar da tehlikeli.

Her şeye rağmen macera başarıyla tamamlanıyor, Paris’e otomobillerin sadece biri ulaşamıyor. İtalya’dan katılan Prince Scipione Borghese yarışı Itala’sı ile kazanırken, Hollanda’dan Spyker ile katılan Charles Goddard ikinci, DeDion’lardan birinin sürücüsü olan Georges Cormier de üçüncü oluyor. Victor Collignon pilotajındaki diğer DeDion dördüncü oluyor, büyük bir cesaret örneği sergileyerek Contal ile katılan Auguste Pons ise Gobi Çölü’nde bataklığa saplanıyor. Otomobil bataklıktan çıkamıyor ama civardaki köylüler sayesinde Pons ve yanındaki gazetecinin hayatı kurtuluyor.

İtalyalı Borghese yarış sonrası şampanyasını içerken, Hollandalı Goddard dolandırıcılıktan tutuklanıyor. Diğerlerinin çılgınlığına bir yere kadar tamam denir de, Goddard hem çılgın hem kolpacı çıkıyor. Cebinde beş kuruş parası olmamasına rağmen bir arkadaşının arabasını “birkaç günlüğüne” emanet alıp yolda ihtiyaç duyacağı malzemeleri de sağdan soldan toplayarak yarışa katılıyor, yarış boyunca benzinini diğer katılımcılardan borç olarak alıyor. Yarış tamamlandığında hem verdikleri benzinin parasını alamayan diğer yarışmacıların, hem de Amsterdam’da birkaç günlük iş için verdiği arabasıyla Çin’e kaçan Goddard’a kızan arkadaşının şikayetiyle tutuklanıyor.

Borghese’nin yanındaki gazeteci olan Luigi Barzini, 1908 yılında bütün macerayı yüzlerce fotoğrafla birlikte Peking to Paris adlı kitabında topluyor.

Otomotiv endüstrisinin en iddialı organizasyonlarından biri olan bu yarış, otomobillerin artık atlara bile rakip olamayan basit ve gürültülü makineler olmadıklarını, usta ellerde dünya turuna bile çıkabileceklerini ispatlıyor. O güne kadar otomobillere geçici bir moda diyerek soğuk bakanlar bile büyük bir sektörün gelmekte olduğunun farkına varıyorlar.

Bunu arada bi’ tekrar edelim!

Hani arkadaşlarla güzel bir muhabbet ortamı olur da, işin sonunda “bunu mutlaka tekrar edelim hacı!” lafı döner ya, Pekin – Paris rallisini de her sene tekrar etmeye karar veriyor Fransız organizatörler. Ama yine o arkadaş muhabbetlerinde olduğu gibi ralli de lafta kalıyor, 1908’de işi Amerikalılar sahipleniyorlar.

Great Auto Race of 1908 Start Çizgisi

Great Auto Race of 1908, dört ulusu temsil eden altı otomobille 12 Şubat’ta New York’dan start alarak Paris’te son buluyor. ABD ekibinin Thomas Flyer ile katıldığı yarışa Almanya ekibi Protos, İtalya ekibi Züst, Fransa ekibiyse DeDion-Bouton, Motobloc ve Sizaire-Naudin olmak üzere üç otomobille katılıyorlar.

New York’dan yola çıkan altı otomobil, ABD’yi boydan boya geçerek Chicago ve San Francisco üzerinden Seattle’a çıkıyorlar. Rotanın ilk hedefi Valdez, Alaska’ya çıkarak feribotla Japonya’ya geçmek ama Alaska’da beklemedikleri kadar soğuk ve sert doğa şartlarıyla karşılaşınca geri dönüp, feribota Seattle’dan biniyorlar.

Pasifik üzerinden Japonya’ya ulaşıp, Yokohama’da karaya çıktıktan sonra Japonya’yı boydan boya geçip Japon Denizi’ne iniyorlar, yeniden feribotla Asya Kıtası’na çıkıyorlar. Vladivostok üzerinden Rusya topraklarına giriyorlar ve Sibirya’ya kadar çıkarak tüm Rusya’yı boydan boya geçip, Kuzey Avrupa’dan Paris’e iniyorlar.

Yola çıkan altı otomobilden sadece üç tanesi yarışı tamamlayabiliyor. Protos ile yarışan Almanya 26 Temmuz’da, Thomas ile yarışan ABD 30 Temmuz’da, Züst ile yarışan İtalya ise Eylül’ün sonunda Paris’e ulaşıyor. Ancak Almanya takımı Seattle’dan Alaska’ya çıkmayı denemeden, gemiye atlayıp hemen Japonya’ya geçtiği için 30 gün ceza alıyor ve birincilik ABD takımının oluyor.

Hollywood böyle bir malzemeyi kaçırmıyor ve 1965 yılında The Great Race adlı bir komedi filminde konuyu az da olsa işliyor.

ABD takımı, Thomas Flyer ile yarışı kazandıktan sonra, Paris.

Sonraları otomotiv sektörü geliştikçe bu rallinin tekrarlanması gündeme gelse de bir türlü tekrarlanmıyor. Zaten sonrasında gelen Sovyet İhtilali, kavga gürültü, birinci ve ikinci dünya savaşları parkuru savaş alanına çevirdiği için tekrarlanmasını düşünmek bile zorlaşıyor.

1990 yılına gelindiğinde İngilizler gaza geliyorlar ve London – Pekin yarışını düzenliyorlar. Savaş sonrası Rusya’nın çıkardığı sorunlar yüzünden Rusya üzerinden gidemeseler de Londra’dan gelip Edirne’den Türkiye’ye giriyor, Artvin’den Gürcistan’a geçiyorlar. Bu yarışçılar Rusya vatandaşı olmayıp, Rusya topraklarında kendi otomobilini kullanan ilk insanlar olarak da tarihe geçiyorlar. Hazar Denizi’ni feribotla geçtikten sonra Türkmenistan, Özbekistan ve Kırgızistan’dan geçerek Gobi Çölü üzerinden Pekin’e ulaşıyorlar.

1997 yılına gelindiğinde, benim dedemi ziyarete giderken denk geldiğim konvoy kuruluyor. İkinci Pekin – Paris Rallisi adlı organizasyonun amacı, 1907’deki ilk yarışın 90. yıldönümünü kutlamak. O nedenle ilk yarışa katılan otomobillerin benzerleri, o günlerden kalan dönem arkadaşları kullanılıyor.

Tam 94 otomobil Pekin’den start alarak Tibet’e giriyor, Hindistan, Pakistan, İran, Türkiye, Yunanistan ve İtalya üzerinden Paris’e ulaşıyorlar. Phil Surtees ve John Bayliss pilotajındaki İngiliz takımı, 1942 model Willys Jeep ile birinciliği elde ediyor. Yarışa kendi takımıyla katılan İngiliz yazar Rosie Thomas, tüm macerayı Border Crossing adlı kitabında yayınlıyor.

Pekin – Paris Rallisi, 1997’den sonra yeniden uzun süreli bir sessizliğe gömülüyor. Yıllar geçiyor ve 2005 yılında Danilo Elia adlı bir İtalyan, yanına Fabrizio Bonserio adlı bir arkadaşını da alarak 1973 model bir Fiat 500 ile 18 Nisan’da yola çıkıyor. Orijinal rotayı takip edemese de Vladivostok’tan geçmeyi başaran Elia, birçok televizyoncu ve habercinin eşliğinde, 100 günde Paris’e varıyor. Tek araçlık bu macera da oldukça ilgi çekiyor ve Elia, La Bizzarra Impresa adlı kitabında tüm macerasını anlatıyor.

Aynı yıl 5 otomobil daha bu maceraya atılıyorlar. Bu grubun özelliğiyse, 1907’deki rotayı, 1907’de yola çıkan araçlarla tamamlamaya çalışmaları. Bazı nedenlerden dolayı onlar da orijinal rotayı takip edemeseler de oldukça yakınından geçiyorlar. Orijinal 1907 Spyker, 1907 Itala ve 1907 DeDion-Bouton’dan oluşan konvoya 1912 model bir DeDion daha buluyorlar. Orijinal Contal bulamayınca replikasını üretiyorlar ve canlı yayınlarla, National Geographic eşliğinde aynı rotayı tamamlıyorlar.

İlk maceranın 100. yıldönümü olan 2007, yeni bir yarışa daha sahne oluyor. Endurance Rally Association tarafından organize edilen yarışma, en geniş katılımlı Pekin-Paris macerası olarak tarihe geçiyor. Tam 126 antika, Pekin’den kalkıp orijinal rotayı aynen takip ederek Paris’e ulaşıyor. Önceki yarışlarda orijinal rotadan sapmalar olsa da, 100. yıl hatrına tüm takımlar orijinal rotayı aynen takip etmeyi başarıyorlar. Elbette 1907’deki yarışçılar Asya’nın neredeyse tamamını Rusya sınırlarında geçmişlerdi, 100 yılda araya giren savaşlar, devrimler ve ihtilallerden sonra değişen sınırlar takımları resmî prosedürler açısından bir miktar zorluyor.

Ancak yine de rotadan sapmıyorlar ve Tibet’ten Moğolistan sınırına giriyorlar, Ulan Batur’a kadar çıkıp Moğolistan’ı boydan boya geçerek Sibirya’dan Rusya’ya giriyorlar. Moskova’dan St. Petersburg’a inen takımlar, Baltık ülkeleri üzerinden Paris’e ulaşıyorlar. En eski arabanın 1903 model bir Mercedes olduğu konvoy, özellikle Moğolistan ve Gobi Çölü’ndeki yol olmayan arazilerden, bataklıklardan 95-100 yaşında arabalarla ilerlemeyi ve sadece 20 araba fire vererek Paris’e ulaşmayı başarıyor.

Morgan +4, Moğolistan’da bir manastırın önünde yarışa devam etmeyi bekliyor.

Bu yarışı Morgan hayranlığım nedeniyle takip etmiş ve Morgan +4 yarışı tamamlamayı başarınca sevinmiştim. Yarışta Morgan direksiyonuna oturan Jon Spurling 1998’den beri İstanbul’da yaşıyor ve Sabancı Telekom’da çalışıyor. Yani sadece Morgan hayranlığı değil, Jon Spurling’in bizden biri gibi olması da o yarışta Morgan’a sempati duymama neden olmuştu.

Pekin – Paris Rallisi, 2010’da yeniden düzenlenecek. Ancak bu kez bizden de biri var. Bir Anadol!

Evet, 2010 Pekin – Paris Rallisi’nde 1967 model bir Anadol, Ahmet Şefik Öngün ve Erdal Tokcan pilotajında uzun bir parkur deneyecek. Anadol’un bu yarışa kabul edilmeyi nasıl başardığını, yaşananları, harcananları da bir sonraki yazıya bırakalım.

  1. Akay, Top Gear’den öte otomobil ilgim hiç yok ama senin anlattığın her şeyi ilgiyle okuyorum. Bu da nefis bir hikayeydi,..

  2. Teşekkürler Aycan :)

Yorumlara kapımız açık