May 1, 2011

Yazan Kategori Fuarlar & Organizasyonlar, Genel | 2 Yorum

Ne halatmış arkadaş!

Ne halatmış arkadaş!

Fast and Furious serisi yılda sadece üç saatimizi aldığı için eğlenceli gelen, yıl içinde de arada bir açılıp bakılan bir film serisi. Salona bir Tarkovsky, bir Lynch beklentisiyle girmiyoruz, kafa dağıtmak, eğlenmek için giriyoruz. Bu ayrımı yapınca Fast and Furious’ı hazmetmek daha kolay oluyor. Hem ben bu film serisi mevcut kalitenin altına bile düşse gider seyrederim, çünkü modifiye tutkusunu, drag yarışlarını bu kadar güzel temsil edebilen başka film yok…

…diyordum beşinci film olan Fast Five’ı görene kadar.

Her sene bu filmin ardından sinemadan çıkınca deli gibi gazlama, garaj partileri düzenleme hevesi doğardı içime. Eve gidince de ilk yaptığım iş bir otomobil yarışı oynamak olurdu. Fast Five’ı izleyince aklıma yarış falan gelmedi, Call of Duty Modern Warfare 2 açıp favelalarda Rio çeteleriyle savaşmak istedim.

Çünkü bu bir modifiye filmi değil, Rio’nun arka sokaklarında geçen bir aksiyon filmi olmuş.

Önceki filmin kaldığı yerden başlayan Fast Five, her zamanki kahramanlarımızın Rio’da bir soyguna karışmalarını anlatıyor. Fantastik bir operasyonla Dom’u kurtarmaları filmin devamındaki aksiyonun dozu için de yeterince fikir veriyor. Rio’daki tüm çetelerin üstündeki adam olan Reyes’e kafa tutunca da macera başlıyor.

Ekip bu kez çok sağlam. Dominic Toretto (Vin Diesel), Brian O’Conner (Paul Walker) ve Mia Toretto (Jordana Brewster) üçlüsü aksiyon filmlerinin duygusal ve gaz başlangıcına imza atarak “ekibi yeniden topluyorlar.”

Geveze Roman (Tyrese Gibson) orada, sürekli tıkınan Han (Sung Kang) orada, garaj açmaktan başka hayali olmayan Tej (Ludacris) orada, en büyük hobisi Brian’a gider yapmak olan Vince (Matt Schulze) orada… Önceki filmde Toretto’ya aşık olup bir türlü yatağa atamayan İspanyol güzeli Gisele de (Gal Gadot) bu kez amacına ulaşma hayaliyle ekipte. Ayrıca Don Omar da geveze İspanyollardan biri olarak karşımıza çıkıyor.

Karşılarında ise hem Rio’nun en sağlam babası Reyes (Joaquim de Almeida), hem de FBI’ın en sağlam ajanı Hobbs (Dwayne Johnson) var.

Ekibin hedefi Reyes’in 100 milyon dolarını araklayıp sıvışmak, Reyes’in hedefi parayı koruyup ekipten kurtulmak, Hobbs’ın amacı da hepsini pataklayıp içeri tıkmak.

Konu bu olunca, otomobillerle yarışacak, modifiyeye, draglara imkân verecek bir ortam çıkamıyor ortaya. Favelalarda çatışmayla, Roman’ın salaklıklarıyla, Mia ve Brian’ın romantizmiyle, Gisele’in bacaklarıyla, Han’ın çerezleriyle, Hobbs ve Toretto’nun kaslarıyla doluyor perde.

Arabalar nerde? Yok!

Film GT40 ve Corvette Grand Sport ile açılınca sonunda Amerikanlara döndüğümüzü düşündüm ama orada kaldık, öteye geçemedik. Otomobillerin yer aldığı sahnelerin neredeyse tamamı 2011 Dodge Charger ve Dodge Charger Police Interceptor ile geçiyor. Bir de Gurkha LAPV’ler var tabi, duvarı delip geçecek kadar vahşileşebiliyorlar direksiyonda Hobbs ayısı olunca.

Aksiyon ve modifiye severseniz kaçırmadan izleyin diyor, izlenimlere geçiyorum. Aşağıdaki notlar spoiler içerebilir, filmi izlemeden önce okumanızı tavsiye etmem.

Başta da belirttiğim gibi bu seriyi sevmemin tek nedeni modifiye tutkusuna seslenmesi, güzel otomobilleri, dragları, garaj partilerini, mini etekleri önümüzde salındırması. Derdimiz aksiyon olsa Mission Impossible var, Die Hard var, varoğlu var. Fast and Furious’ın görevi aksiyon değil, olmamalı. Zaten Roman da arada ekliyor, “this is not Mission Impossible, this is Mission Insane!” Adam haklı.

Fast Five yarışı, otomobili bırakmış, vurmuş aksiyonun gözüne. Otomobilden çok silah var filmde. RPG, M16, M4, M26 gani. Zastavalar, Keleşler olmazsa olmaz zaten. Bir ara Vince’in elinde FN P90 bile gördüm. Yalnız filmin en seksi silahı Hobbs’un bacak kılıfındaki Smith Wesson’dır, ötesi yok.

Macera trende bir başlıyor, filmin sonuna kadar harala gürele gidiyoruz. Hatta bir ara “ulan bi dakka biz otomobil filmi çekiyoduk” demişler, araya dört otomobillik bir drag eklemişler. Olsa da olur olmasa da olur bir sahne, heyecan sıfır. Çok güldürdü, orası ayrı. Polis merkezinden dört tane polis arabası -Dodge Charger Police Interceptor, Rio emniyeti bunları ne ara kullanmaya başladı, meçhul- çalıp gecenin bir yarısı caddelerde drag yapmak nasıl bir fantezidir, onu düşündüm ben. Rome’un tepe lambalarını yakarak gazlaması da ayrı bir fanteziydi tabi.

* Dom ve Hobbs’ın kavgası biraz daha sürseydi bütün favela yıkılacak, zavallı halk evsiz kalacaktı. O nasıl bir kastır ulan Dwayne, bizim tosun Vin Diesel bile yanında muhabbet kuşu kadar kaldı.

* Tamam, aksiyon filmlerinde mantık aranmaz ama mantıksızlık zirve yapınca rahatsız edici olabiliyor. Neo’nun elektrik direğiyle Smith sürüsünü pataklamasının bir benzerini burada Toretto kasayla yapıyor. Adam 10 tonluk kasayla köprü boyunca belki 30 polis arabasını parçaladı, yürü be! Charger da bir yere kadar.

* Tüm sürprizler, güzellikler filmin sonunda çıkıyor ortaya. Ama hiçbirini kullanmaya kıyamamışlar. Ne Eva Mendes’i, ne de Koenigsegg CCXR’ları. Roman’ın Tej’in kapısına CCXR ile yanaştığını görünce dilim damağım kurudu, Tej’inkini de görünce acaba kapışırlar mı diye bir ümitlendim ama nerde, gösterip vermediler. İki Koenigsegg CCXR’ın kalkışını izlemek filmin bütün eksi puanlarını silebilirdi aslında.

* Sinema kültüründen bihaber olup film bitti diye paldır küldür salondan çıkanlar çok şey kaçırdılar, beter olsunlar. Bunu gerçekten anlamıyorum, sanki adamları zorla salona kapatmışlar da teneffüs zili çalan öğrenciler gibi dışarı koşturuyorlar heyecanla. Her filmde aynı teraneden bıktım artık. “Do you believe in ghosts?” sürprizini de kaçırmış oldular, iyi oldu.

Sonuç olarak Fast Five ekip haricinde Fast and Furious serisiyle pek alakası olmayan bir aksiyon filmiydi. Boş vakitte, kafa dağıtmak için izlenebilecek, mantık aranmayacak, gülüp eğlenilecek bir film. Modifiye sevenlerin gidecekleri zaten kesin de, aksiyon sevenler hiç kaçırmasınlar derim. Çok eğlenecekleri garanti.

Serinin altıncı filminin geleceği de garanti. Aksiyonun dozu böyle giderse sonraki filmde Koenigsegg CCXR ile Los Angeles’dan Dubai’ye yanlayarak gider bunlar.

Filmin tek kelimelik özetiyse benim için “halat”tır. O neydi öyle, dünyayı kesti bir milim yıpranmadı be.

Soap! Where the fuck is Nikolai!?

Dom arabaya karşı kaba kuvvete başvururken.

Arkada 10 tonluk kasayı çekip yuvarlayarak drift yapan iki Charger. E bravo.

Filmin en acıklı sahnesiydi bu patlamanın sonrası. Arabanın altında sıkıştığı yerden çıkmaya çalışan polis, yattığı yerden ona bakan şefi, çıkmak çırpınan polisin yanına el bombası düşünce pes etmesi, ikinci el bombasının düşmesiyle yüzünde oluşan teslimiyet ifadesi… Birkaç saniyeliğine de olsa öleceğini anlayıp teslim olmak fena.

This is Brasil!

Miami, Los Angeles, Tokyo, Dominik Cumhuriyeti, Brezilya derken 10. filmde Türkiye’ye gelirlerse şaşmam. Suriye sınırından kaçakçılık yapsınlar, Ankara’da draglara çıksınlar, Melih Gökçek bunları kovalarken soluğu İstanbul’da alsınlar falan. Boğazı, caddeyi şöyle gazlayarak geçseler çok güzel film çıkar ortaya. Minibüsçüleri, dolmuşçuları falan da dahil edersek Fast Five’daki favela ortamını rahat yakalarız.

  1. Abdullah says:

    Halat konusunda haklısınız Akay Bey, binaların içinden geçti,10 tonluk kasayı havalarda uçurdu yine de banamısın demedi. Bir de 10 Tonluk kasayı römork çeker gibi çeken,havalarda uçuran 1.8ton’luk chargerlara ne demeli,HEMİ’de bir yere kadar :)fakat film gerçekten izlerken sıkmayan,her sahnesinin dolu dolu geçtiği ve eski kadronun yeniden hayat bulduğu,FnF serisinin best of’u niteliğini taşıyan bir film diyebilirim.Mutlaka gidin ve izleyin onu :) ve devamının da Tokyo Drift’ten geleceğini tahmin ettiğim bir film.

  2. Film baya iyiydi de hakkında bu kadar yorum yapabilmene hayran kaldım :) Bu sefer arabası azdı hakkaten ama onlar kadar hatunları da meşhur bu serinin, o kısmı tatmin ediyor. Aslında bu 5 filmi arka arkaya izlemek lazım, o zaman tam çipleri yakarız

Yorumlara kapımız açık