Jul 31, 2011

Yazan Kategori Genel | 2 Yorum

Taklitçiyiz taklitçi

Taklitçiyiz taklitçi

Lisedeyken okula otobüsle gider gelirdim. Bir akşam eve dönerken otobüste ufak bir tartışma çıktı. Yanlış hatırlamıyorsam “arkalara doğru ilerleme” klişesinden çıktı tartışma. Yolcu haklı olmasına rağmen pek sesini çıkaramadı, tam ‘arkalara doğru ilerleyecekken’ iri yarı bir yolcu biletçiyi paylayıverdi. İlk yolcu ve biletçi arasındaki laf dalaşı birkaç dakika sürdüğü halde diğer yolcular o tarafa bakmıyorlardı bile ama bu adam biletçiye bağırınca o zamana kadar biletçinin tüm laflarını sineye çeken, fırçayı yedikçe sessiz sedasız arkalara ilerleyen tüm yolcular bir anda bağırıp çağırmaya, biletçinin ne kadar dallama bir adam olduğundan dem vurmaya başladılar.

“Ulan bu adam ses çıkarana kadar aklınız nerdeydi” diye söylenmiştim kendi kendime.

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” ve “sürüden ayrılanı kurt kapar” zihniyeti, Türkiye’nin iliklerine işlemiş. Gerek sosyal hayatta, gerekse iş dünyasında bunun etkilerini görüyoruz sürekli. Birisi sesini çıkarana, “kral çıplak” diye bağırana kadar her söyleneni uysal uysal yapıyor bu toprağın insanları. Fakat birisi çıkıp “kral çıplak” derse herkes kabarıyor, “çıplak da laf mı, sikini de ağzımıza sokmuş terbiyesiz” diye olayı abarta abarta tartışmaya başlıyorlar. O zamana kadar aklınız nerdeydi be kardeşim?

Bu zihniyet, Türkiye ile gelişmiş ülkeler arasındaki en büyük farkların temelini oluşturuyor aslında.

Onlar Mor İnek gibi kavramları çıkarıp daha farklı olmak gerektiğini, sürüden ayrılmanın şart olduğunu ileri sürerken, sürekli yeni pazarlar açıp yeni ürünler, yeni istihdam alanları kurarken Türkiye’nin gençleri “sürüden ayrılanı kurt kapar” zihniyetiyle yetiştiriliyorlar. Diğerlerinden farklı bir şeyler yapmaya çalışanlar da “başımıza icat çıkarma” veya “eski köye yeni adet getirme” diye paylanıyorlar.

Komşunun çocuğu matematikte çok başarılıysa senin de matematiğinin iyi olması gerekir, edebiyatta ondan iyi olmanın bir anlamı yok. O hangisinde iyiyse sen de o alanda iyi ol. Bir başkası bir şey yaptıysa “bir bildiği vardır,” sen ne anlarsın?

Lisede felsefe dersinde “fikir yürütme lan” diye fırça yemiş adamım ben, ötesi var mı bunun?

Bu zihniyet Türkiye’de hem sosyal hayatın, hem de iş dünyasının içine ediyor. Parlak fikirler önce bir “enayi” tarafından denenmediyse pek alıcı bulmuyor Türkiye’de. Fakat birisi bir ürün/fikir üretip başarılı olursa aynı kral çıplak dendiğinde kralın cinsel hayatını da fark etmemiz gibi o üründen süper para kazanılacağını da fark ediyoruz.

Bir bakın çevrenize, CamSil çıkana kadar kaç cam temizleme sıvısı vardı? Biri pembe maske diye bir ürün çıkardı, sadece 2 ayda tam 110 pembe maske markası girdi piyasaya. Tayyip Erdoğan altın çilek yediğini söyledi, sonraki ayın sonunda eczanelerde 27 altın çilek markası vardı.

Bu zihniyet hem pazarı açan girişimcinin zarar etmesine, hem de ürüne olan güvenin yok olmasına neden oluyor. Aylar süren bir AR-GE çalışmasının ardından bir ürün sürüyorsunuz piyasaya ve tam kazanacakken arkanızdan doluşanlar piyasayı panayıra çeviriyorlar. 1000 kişinin yaşadığı bir kasabada bir kahvehane açarsanız ekmeğinizi kazanırsınız ama 100 kahvehane olursa alayı aç kalır. Rekabetin de bir sınırı var.

Mutlaka birisinin gözünü karartıp ortaya çıkarak ilk denemeyi yapması gerekiyor. Ardından çorap söküğü gibi geliyor işin devamı. Danışmanlık verdiğim birçok firmada anlattıklarım ilk başta ilgi çekmiyor. Ta ki rakip firmalardan biri anlattıklarımdan birini uygulayana kadar. Hemen şikayetler, hayıflanmalar başlıyor. “Haklıymışsın ya, keşke yapsaydık o işi.”

Şerefsizim aklıma geldiydi” klişesini söylemeyen işadamı yok denecek kadar az Türkiye’de. E kardeşim madem aklına geldi neden yapmadın?

“Tutmaz diye yapmadım be abi.”

Aferin. Cesur mesur değilsiniz, kaybetmekten o kadar korkuyorsunuz ki adım bile atamıyorsunuz.

Otomotiv sektöründe hala ümidim var o yüzden. Bir girişimci üzerindeki ölü toprağını atıp bir eser koyarsa ortaya -adam gibi, başarılı bir üründen bahsediyorum- bir anda patlar bu sektör. Her yandan yeni girişimciler çıkmaya başlar ortaya. Ama o kişi hala çıkmadı işte, mor bir inek bulamadık henüz otomotiv sektörüne.

  1. Abdullah says:

    O girişimci ben olmak istiyorum Akay Abi (cidden) :) Oturup düşünüyorum nasıl olur, nasıl üretilir diye ve örneklerini görüyorum gayet güzel oluyor kafanı kullanırsan fakat bizim karnı tok businessman, avantgard sanayicilerimiz “olmaz öyle, yerli üretim çok riskli, çok pahalı, x firması üreteceği şu otomobil için bilmem kaç milyon dolar harcıyor” diye veryansın ediyor bir yandan ekmeğini kaybetme telaşında. Farklı düşünenleri bir çok toplum ilk başlarda dışlamıştır ki bu kişilerin bir çoğu mucitlerdir fakat bizim toplum yada devlet farklı düşünenin önüne engel koymuş yeri gelince anasını ağlatmıştır o kişinin. Bu kadar sayısal sevdalısı toplumun yetiştirdiği mühendisler, bilim adamları nerede ? tahmin edelim ya microsoft’ta ya bosch’da yada mitsubishi’de, yetiştirdiğimiz adamı bile elimizde tutamıyoruz, el sallıyor bize öteki kıtalardan.

  2. Bizim insanımız uzun vadeli yatırımı pek sevmiyor Abdullah. Kısa vadede çok para kazanmak işine gelir. Otomobil üretmek de (o treni çoktan kaçırdığımız için) çok uzun vadeli yatırım gerektiriyor.

    Politik engellere bu toprakların kültürüyle yetişmiş sanayicinin tembelliği de eklenince çıkmıyor işte otomobil yatırımları.

Yorumlara kapımız açık