Nov 3, 2011

Yazan Kategori Genel, Otomobil Üreticileri | 5 Yorum

Otomobillerde kültürel etki

Otomobillerde kültürel etki

Köklü toplumların hepsinde tepeden tırnağa yerleşmiş bir kültür vardır ve bu kültürün etkilerini mutfaktaki tabaktan sokaktaki apartmana kadar her yerde görebilirsiniz. Elbette ürettikleri otomobillerde de. Otomobil tasarlayabilen, boş beleş kavgalar yerine bir şeyler üretmekten anlayan toplumlar için söylüyorum bunu.

Bir otomobil markasına sahip olan toplumlar, gerek ihtiyaçtan, gerek ülke reklamı amacıyla kendi aralarında farklılıklar sergilerler. Mesela İngilizler kraliyetin, aristokrasinin getirdiği lüksü kullanırken Amerikalılar her şeyde olduğu gibi otomobilde de müsrif davranırlar.

Sırayla bakalım o zaman, zaten pek fazla yok.

İngiliz otomobilleri:

İngiliz aristokrasisinin, köklü kraliyet ve burjuvazi geleneğinin eseridir İngiliz otomobilleri. Zenginliğe, zarafete, gurura ve kaliteye, köklü adetlere verilen önemi simgelerler adeta. Spor otomobillerde bile performanstan ziyade parça kalitesi, el işçiliği ve konfor ön planda tutulur. Törelerine ve geçmişlerine bağlılıkları otomobillerine de yansır, çizgileri kolay kolay değişmez. Morgan yıllar öncesinin çizgilerini bugüne taşırken Rolls-Royce lüks ve zenginliği, Aston Martin kalite ve zarafeti taşır üzerinde.

Sözün özü, İngiliz otomobilleri zengin burjuvaziden ziyade gururlu aristokrasiye hizmet ederler.

Amerikan otomobilleri:

“Tüket, daha çok tüket, hep tüket” mottolu Amerikan yaşam tarzının simgesidir Amerikan otomobilleri. Kocaman pizzalarla, karpuz kadar hamburgerlerle beslenen Amerikalılar, gövdesi büyük, motoru güçlü, su gibi benzin yakan otomobiller üretmeyi tercih ederler. Londra’nın dar sokakları için Mini gerekli olabilir veya Roma’nın “viccolo”larında Fiat 500 iyi gidebilir. Fakat Route 66 cüsseli bir Chevrolet ile çekilir. Neredeyse bedavaya gelen yakıt, bitmeyecekmiş gibi görünen araziler ve her şeyi müsrifçe harcamaya alışkın Amerikalıların minik ve tutumlu otomobiller yapmalarını beklemek abes olur. O nedenle de en büyük SUV’ler, en kocaman spor otomobiller ABD’den çıkar.

Alman otomobilleri:

Alman disiplini ve azminin getirilerini otomobillerde görmeye şaşmamak gerek. Uzun ömürlü, teknolojik ve kullanışlı otomobiller çıkar Almanya’dan. Her zaman rekabete açık davranırlar, gelişmek için kendi aralarında bile rekabete girerler. Modellerini hızla geliştirmeleri, yeni teknolojilere anında adapte olabilmeleri 1945’in paramparça Almanyasından günümüzün güçlü Almanyasına nasıl ulaştıkları hakkında epey fikir verir.

İtalyan otomobilleri:

Nasıl ki İngilizler aristokrasiyi paradan önemli buluyorlarsa, İtalyanlar da bunun tam tersini yaparlar. İtalyanların işi dikkat çekmektir. Bunu bir Prada ile de yapabilirsiniz, bir Ferrari ile de. Burberry’nin sakin ve rahat tasarımlarına Prada’nın dikkat çekici tasarımlarla karşılık vermesi gibi, Aston Martin’in ağır abi duruşuna Ferrari ve Lamborghini lastik yakarak yanıt verir. İtalyan otomobilleri her ortamda dikkat çekmeyi seven İtalyan kültürünün bir yansımasıdır. Öncelikli amaç gösteriştir, kalite daha sonra gelir. Bunu Alfa Romeo’nun tasarımlarında bile görebilirsiniz.

İngilizler Londra’nın dar sokakları için Mini gibi bir çözüm üretirken, İtalyanlar da Roma’nın daracık ve tarih kokan sokaklarına Fiat 500 ile çare bulurlar.

Fransız otomobilleri:

Fransızların mağrur, gururlu, “ben yaptım oldu” duruşunun etkilerini görürüz otomobillerinde. Teknolojiye pek hızlı adapte olamamaları bir yana, İngilizce sorduğunuz soruya Fransızca karşılık vermeleri gibi müşteriler beğenmese bile kendilerince farklı tasarımlar yapmakta inat ederler. Renault’nun kamyonlarını 500 metreden tanıyabilirsiniz. İtalyanlarla dip dibe uzun süre yaşadıklarından olsa gerek, dış görünüme önem verip içeriyi pek sallamama huyu bunlara da bulaşmıştır. Renault olsun, Citroën olsun, Peugeot olsun hepsinin iç tasarımlarında bir boşluk, bir tuhaflık vardır. Dışarıdan zengin görünen modellerin bile konsolları o zenginliği taşıyacak seviyede değildir. Ancak başta da dediğim gibi, “ben yaptım oldu” kafası burada “ister al ister alma” olarak çıkar karşınıza.

Japon otomobilleri:

Arı gibi vızır vızır bir millet olan Japonlar, çeviklikleri, çalışkanlıkları ve tutumluluklarıyla dikkat çekerler. Otomobilleri de öyle. 120 m² daireden bahsettiğinizde “bütün sülale aynı yerde mi yaşayacaksınız, ne gerek var kocaman eve?” diye soran Japon mantığı, en önemli kriteri fiyat / performans oranı olan otomobillere çalışır. Hızlı, çevik, üretimi ucuz ve kolay olan otomobiller, Japon kültürünü birebir yansıtırlar. Savaşçı ve istilacı Japon ruhuyla kendilerinden kat kat üstün olan Çin’i boydan boya işgal ettikleri gibi, uygun fiyatlı, dayanıklı ve hızlı otomobilleriyle de dünya otomobil pazarını işgal etmenin peşine düşebilirler. Dünyanın en çok otomobil satan markası Toyota’yı “masrafsız otomobil” dendiğinde akla ilk gelen markalardan biri olan Honda kovalarken Subaru, Nissan, Mitsubishi gibi markalar da diğer segmentlerde Japon kültürünü temsil etmeye devam ederler.

Kore otomobilleri:

Japonlarla aynı havayı soluyan, benzer kültürleri taşıyan Koreliler de Japonlarla benzer otomobiller üretir. Hyundai ve Kia Avrupa markalarına göre çok çok genç olmalarına rağmen pazar payı konusunda iddialı bir konuma çoktan ulaştılar. Japon ve Kore otomobillerinin bir ortak yanı da, yüksek cirolara rağmen kârlılığın düşük kalmasıdır. Daha çok marka çıkarabilmek ve Avrupalı firmalarla mücadele edebilmek için kârlı markalarını bebek markalarının gelişiminde kullanırlar. Bu nedenle Hyundai hem yük gemisi hem CD, Samsung hem buldozer hem PC monitörü, Daewoo hem mutfak robotu hem kamyon üretirken Mitsubishi bir yandan klima üretip bir yandan Evo’yu geliştirebilir. Marka bazında kârlılık yüksek görünse de ana firmanın yaptığı çoğu zaman nakit çevirmek olur ve bunların Korelilerin otomobil kültürüyle ne alakası var, ben de anlamadım.

Rus otomobilleri:

Demir perde ortadan kalksa da Rusların sağlam metallere ve ağır sanayiye olan ilgisi iliklerine işlemiştir. Sibirya soğuklarında sağlam kalmak, sürekli sorunlarla boğuşmamak isteyen Rusya, kızları sayesinde güzelliğe yeterince doyduğu için görselliği hiç umursamadan, sağlamlığa bakar. Dört bir yana ördüğü tren yolları sayesinde doğuda Kars’a kadar giren, batıda Almanya’ya direnen Rusya, trenlerin çirkinliğini ve sağlamlığını otomobillerinde birleştirir; ortaya Lada, Moskvitch gibi markalar çıkar.

İsveç otomobilleri:

Rus kültürünü Avrupa ile harmanlayan soğuk diyarların ülkesi İsveç, otomobillerinde de Rus ve Avrupa karışımı bir yol izler. Ruslar gibi sağlam yapmaya çalışırken bir yandan da Almanlar gibi teknolojik olmaya çalışır. Ancak ülkenin küçüklüğünün ve diğer Avrupa ülkelerindeki sömürgeci zihniyete pek sahip olmamasının da etkisiyle gemiyi yürütecek rüzgârı bir türlü bulamaz, markaları sürekli sıkıntı yaşar. Bata çıka ilerlerken en sonunda batan Saab, güvenlik dendiğinde akla ilk gelen marka olmasına rağmen bir türlü istenen pazara ulaşamayan Volvo ve kamyonculuk sektöründeki sağlam ve güvenilir imajına rağmen pazar payında rakiplerinin gerisinde kalan Scania, İsveç’in otomotiv sektöründeki durumunu açıklar. Koenigsegg bile tüm muhteşemliğine rağmen İsveç’in elinde ziyan olmuş markalardan biridir. Avrupa ülkelerindeki gibi sömürge yeteneği olsaydı bunu otomobil kültürüne de yansıtır ve dünyanın çeşitli yerlerinde fabrikalar açarak daha satış rakamlarını yükseltebilirdi İsveç. Olmadı, kısmet.

Çin otomobilleri:

Evet, artık onlar da var dünya otomotiv pazarında. Özellikle Chery ve Geely, “şu Çinliler de her şeyi taklit ediyorlar canım” söylemlerini ispatlamak istercesine çeşitli markalardan apardıkları tasarımları yeni model diye sunarlar piyasaya. Güven vermeyen ama ucuz olan her şeyin yatağı olan Çin, ucuz iş gücünü otomobillere de yansıtarak kendi markalarını tüm dünyaya satar.

Türk otomobilleri:

Türkler otomobil üretmeyi beceremezler. Yan sanayicidirler, “faça” yaparlar.

Kuzey Kore otomobilleri:

Kuzey Kore, militarist diktanın emrine amade olduğundan tam bir asker gibi davranır. Kimseyi umursamadan yurtdışından model getirtir, kalıbını çıkarıp taklidini yapar. İhraç etmediği, dünyayla ilişkisi sınırlı olduğu için kimse karışmaz, o da kafasına göre takılır.

Günümüzün otomobil kültürü:

Globalleşmenin getirdiği kültür erozyonu, her işi olduğu gibi otomotiv sektörünü de etkiledi. Tokyo sokaklarında kimonolu kadınlar, İzmir’de efeler yok. Los Angeles’da kebap, Diyarbakır’da Big Mac yiyoruz.

İtalyan kültürünün ürünü pizza, ABD markaları tarafından pazarlanıyor dünyaya. Starbucks kahve kültürünü kökten değiştirdi, lahmacun bile Hacıoğlu sayesinde McDonald’s sistemine tutundu.

Hollanda Spyker ile günümüzün global pazarına uygun spor otomobil yapmaya çalışırken, İran Samand ile, Hindistan Tata ile kısıtlı bütçelere ulaşmaya çalışıyor.

Milli firmalar azalıyor, Araplar İngilizlere, Amerikalılar Almanlara ortak olarak birlikte projeler geliştiriyorlar.

Böylesi bir ortamda ortaya çıkan yeni otomobil markalarının da anavatanlarının kültürüne sadık olması beklenemez. O nedenle son dönemlerde ortaya çıkan markalar ve bundan sonra çıkacak olanlarda bu tip kültürel izler göremiyoruz, göremeyeceğiz.

Türkiye otomobil üretemez dedim yukarıda, onu da kısaca açıklayayım:

En olmadık zamanlarda en olmadık işleri başarmıştır bu toprağın insanları. Beklenmedik anlarda büyük işler yapabilirler. Fakat devletçidirler, en başarılı oldukları meslek askerliktir. Zaten bununla gurur duyarlar, “her Türk asker doğar!” diye bağırmak onları mutlu eder. Gel gör ki bu millet, kazandığı her şeyi yine kendi arasında kavgaya tutuşarak kaybetmekte de çok başarılıdır. Tarih boyunca onlarca devlet kurmuşlar, hepsini yine kendileri yıkmışlar, yıkamadıkları zaman darbe yapmışlardır. Birlik ve beraberlikten pek anlamazlar, koordine işleri, uzun vadeli planları pek beceremezler. Çok şahsi düşünen bir millet olmanın yanında, başarılı olanlara destek vermek yerine haset etmekte, başarısını baltalamaya çalışmakta da üstlerine yoktur.

Türklerin otomobil macerası da böyledir. En zor zamanlardan birinde, yine bir darbe sonrasında, yine bir askerin emriyle otomobil üretmeye çalışmışlar; sadece 130 günde sıfırdan bir otomobil üretmişler ve tarihi tekerrür ettirip ürettikleri otomobili elleriyle çöpe atmışlardır. Sonrasında bir kaç deneme daha yapılmış fakat yine kendi içlerinde bulunan destek yerine köstek olma düsturu yüzünden tüm otomobil girişimcilerini giriştiklerine pişman etmişlerdir. Türkler bunu havacılıkta da, denizcilikte de tekrarladıkları için teknoloji dünyasında varlıklarından pek söz edilemez.

Otomobil üreticisi ülkelerin kültürlerinin ürünlerine etkisi bugüne kadar böyle gitti. Gelecekte neler olacağını, el değiştiren markaların neler yapacağını da hep birlikte göreceğiz.

(Bu yazı Blog Dergisi Ekim 2011 sayısında yayınlanmıştır.)

  1. Hüsnü Ege Altun says:

    adam haklı beyler

  2. Muammer B. says:

    Bir yazıda okumuştum, sanıyorum İş Bankası’nın CEO’su söylemiş: “Türkiye’de bankacılar kadar bilim adamları da çok kazanırsa sistem gelişir” Saçma ÖTV’lerin, vergilerin alınmayacağı yerli bir otomobil üretilirse süper teşvik olur. Bu ülkede otomotiv denince akla KOÇ ve DOĞUŞ holding akla gelir. Üretim konusunda en büyük know how da KOÇ grubunda var. Amerikalı Ford ve İtalyan Fiat gibi ortakları izin verirse bence bunu yapsa yapsa KOÇ yapar. Sayın Başbakan’da geçenlerde bir konuşmasında bunu dile getirmişti zaten.

  3. ertugrul esen says:

    Yazdiklariniz gercekten gercegi yansitmaktadir. Gözlemleriniz oldukca dogrudur. Fakat Isvec dünyanin en iyi kamyonlarini yapmaktadir ve bu konuda Almanlardan da üstündür. Amerika”da bile Volvonun kamyon fabrikasi vardir. Pazar payinda rakiplerinin gerisinde kalma olayi tüm dünya icin gecerli degildir sadece ülkemiz icin gecerlidir. Bunun sebebi de rakiplerinden cok daha pahali ve kaliteli olmasindandir…

  4. Hüsnü Ege Altun says:

    Ama her şu astonu bu sitede görsem içime bi bunaltı giriyor Akay. YAZI YAZ ULAN!!!

  5. napalmhonour says:

    Bir ara Anadol ve Türkiye’de üretilen yabancı arabalarla ile ilgili bi’ yazı yazıcaktın, ne oldu o?

Yorumlara kapımız açık