Jun 2, 2012

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Genç nüfus ihtiyacı ve kürtaj

Genç nüfus ihtiyacı ve kürtaj

Türkiye’ye bakınca hep aynı filmi hatırlarım ben: Idiocracy. Filmin başında bir eğitimli çift, bir de redneck çift var. Eğitimli çift tek çocuk için yıllarca düşünüp hazırlık yapmaya çalışırken, redneck çift tavşan gibi çoğalıyor. Filmin senaryosu da bu çoğalma dengesizliği nedeniyle dünya nüfusunun hızla aptallaşması ve 500 yıl sonra bütün insanların geri zekâlı olması iddiasına dayanıyor.

Kimi zaman Başbakan’ın üç çocuk tartışmalarıyla, kimi zaman da bugünlerde olduğu gibi kürtaj tartışmalarıyla gündeme gelse de, uzun süredir Türkiye’nin başında da aynı bela var.

Türkiye’nin eğitimli ve varlıklı nüfusu çocuk sahibi olmak için ince eleyip sık dokurken, eğitimsiz ve yoksul nüfus hızla artmaya devam ediyor. Nüfus artışı bu yönde devam ederse, 500 yıl sonra Idiocracy ortamını yaşayan bir ülke çıkacak ortaya, şaka değil bu.

Arkadaşlarıma, iş çevreme baktıkça yakından gördüğüm durum, yukarıda anlattıklarımdan farksız. Sağlam bir akademik kariyer yapmış, başarılı bir iş hayatı olan, sosyal yaşamında canlı, iyi evlerde oturup iyi arabalara binen arkadaşlarımın birçoğu bırak çocuk sahibi olmayı, evli bile değiller.

Evli olanların ise çocuk konusunda düşünceleri çoğu zaman olumsuz. “Çocuğa bakma” konusu sadece maddi değil. Yemini suyunu verip büyümesini izlemek için çocuk yerine kanarya besliyoruz zaten.

Çocuk yetiştirmek maddiyatın çok ötesinde bir olay. Çocuğun eğitimini vermek, hayata hazırlamak, yaşamının her anında yanında olmaktır önemli olan. En pahalı kıyafetleri, lüks kırtasiye malzemeleri alıp altına bir araba vererek pahalı bir okula göndermek çocuk yetiştirmek değildir. Bu durum ekonomik güçle çok kolay gerçekleştirilebilir ama o çocuğu gerçek anlamda yetiştirmek, doğru bir insan olmasını sağlamak para değil emek vermekle olur.

Eğitimli ve varlıklı kesimi çok sayıda çocuk sahibi olmaktan uzak tutan da budur. Çocuğa emek vermek demek, ona vakit ayırmak demektir. Bebekken ağlamasına, ergenken isyanına göğüs germek demektir. Eğitim düzeyi yükseldikçe her şeyden çok kendine önem vermeye başlayan insanoğluna da başka bir canlıya emek vermek ve vakit ayırmak ağır gelir.

Bir anne, bir baba çocuk sahibi olduktan sonra eski günlerdeki gibi davranamaz. Hayatının odak noktası o güne kadar ne olursa olsun; eğlencedir, otomobillerdir, gezip tozmaktır, iştir, her neyse artık, çocukla birlikte değişir ve yeni odak noktası çocuk olur. Artık kendine değil çocuğuna vakit ayırmak zorundadır.

Üstelik çocuk risktir. Karşınıza ne çıkacağı belli olmaz. Siz ateist bir ebeveyn iken, çocuğunuz imam olmak isteyebilir. Size klasik müzik her şeyden çok zevk verirken çocuğunuz Demet Akalın hayranı olabilir. Siz heyecanlı bir aktivist olarak Greenpeace eylemlerine koşarken, çocuğunuz ileride değerlenir buralar diyerek ormanlara çöküp 2B yasası peşinden gidebilir.

Genler sizden kalsa, eğitimi siz verseniz bile çocuk farklı davranabilir. Kendi aklıyla düşünen, kendi amaçlarının peşinden giden bir bireyden bahsediyoruz çocuk dendiğinde; sizden doğdu diye komple size ait olan, sadece sizin şekillendirdiğiniz şekilde yaşayacak olan bir canlıdan değil.

Kaldı ki, sadece sizin şekillendirdiğiniz bir şekilde yaşayan çocukta sorun vardır zaten. Yanında olmadığınızda ne yapacağını şaşıran bir birey kakalarsınız topluma.

Çocuk sahibi olmanın risklerinden biri de, çocuğun özürlü doğma ihtimalidir. Down sendromlu olabilir, otistik olabilir, başka bir özrü bulunabilir.

Minik kızınıza pembe mini eteğini, minik pembe ayakkabılarını giydirip parklarda gezdirme hayaliyle sevişirsiniz, ortaya arkadaşlarının oyuncaklarını kırmaktan zevk alan manyak bir evlat çıkabilir.

Maddi olanaklarınız sadece bir çocuğu iyi yetiştirebilecek yeterliliktedir ama yavrularınız beşiz doğabilir. Bunlar olabilecek şeyler, hayırlısını dilemek lazım sadece.

Çocuk sahibi olmak, olabilecek her şey düşünüldükten, her riske hazır olduğunuza kesin karar verdikten sonra karar verilecek bir durum.

Bunlar hem benim hem de çevremdeki maddi durumu, eğitim durumu çocuk sahibi olmak için çok çok yeterli olan onlarca çiftin fikirleri. Eksiği fazlası olabilir, genel durum özeti budur.

Kırsal kesimlerdeyse bu düşüncelerin hiçbirine gerek yok. “Çocuk rızkıyla gelir” mottosuyla, her cinsel birleşmede yeni bir çocuğun tohumlarını atan bir kesim var Türkiye’nin bazı bölgelerinde. Bir çocuğa bakamayacakken 10 çocuk sahibi olanlar var. Adam şehirde değil, ev bark sıkıntısı yok. Ona göre tarlanın ekini, ineğin sütü beş kişiye de yeter 10 kişiye de. Bu kadar çocuk nasıl eğitilir, topluma nasıl yararlı bir birey olarak kazandırılır, ne iş yapar, onları düşünmeye gerek yok.

Bu kadar çocuğa bırak parayı, gıdayı, eğitimi, insanın sevgisi yetmez be. Kalp yetmez.

Türkiye’de Başbakan’ın gazıyla arada bir patlayan üç çocuk, kürtaj vs. tartışmalarının temelini de bu sıkıntı oluşturuyor. Eğitimsiz kesim risk falan dinlemeyip tavşan gibi çoğalırken, eğitimli kesim bir çocuk için bile yıllarca düşünebiliyor.

Avrupa’nın içinde bulunduğu genç nüfus sıkıntısı Türkiye’de şimdilik yok. Fakat Türkiye’nin de eğitimli, kaliteli genç nüfus sıkıntısı yaşamasına çok fazla kalmadı.

Başbakan’ın derdi, kaliteli genç nüfusu çoğaltabilmek. Bunun da en kestirme yolu, eğitimli kesimin daha fazla çocuk sahibi olmasından geçiyor.

Ancak “eğitimli” dediğimiz kesimin Başbakan öyle dedi diye hemen çocuk çalışmalarına başlaması saçma olur.

Türkiye’nin genç nüfusunu arttırma hedefi güzel. Gel gelelim, hoş olmayan bir nokta var ki, o da Başbakan ve kabinesinin üslubu.

Başbakan’ın kürtaj yaptırmayın demesi, Türkiye’yi ayağa kaldırdı. Bunca tepkinin üzerine bir de kabinenin sivrileri mum dikince, kürtaj tartışmaları kabak tadı vermeye başladı.

Konu da haliyle tecavüz eseri çocuklara, özürlü doğacağı ultrasonda belli olan çocuklara kadar geldi.

“Bunlar ne olacak?”

Erdoğan ve ekibi bu tepkili sorulara kibarca yanıt vermeyi düşünselerdi tartışmalar bu kadar büyümeyecekti. Fakat onlar “tecavüze uğrayanlar doğursun, devlet bakar” dedikçe ortam alevlendi. Belki de istedikleri buydu; hem konunun daha fazla insana ulaşmasını hem de herkes bu konuya odaklanmışken eczacılık yasası başta olmak üzere birçok yasanın meclisten tıkır tıkır geçmesini sağladılar.

Dediğim gibi, nüfus artırma hedefi güzel olsa da, üslup çok yanlış. Kürtajın yasaklanması gibi bir şey, Türkiye’de söz konusu olmamalı.

Kürtaj kötü, çok kötü bir operasyon. Dünyaya gelmeye hazırlanan minicik bir yavrunun daha doğmadan öldürülmesi iğrenç bir davranış. Fakat kimi durumlarda gereklidir; zaten hiç kimse zevk olsun diye aldırmaz bebeğini.

Özürlü doğabilecek bebekleri aldırmak, ucu çok açık bir durum. Hangi özür burada söz konusu olan? Ultrasonda belli olabilecek özürler var, belli olamayacak olanlar var. Özürlü bebeğin alınmasına neye göre karar verilecek? Down sendromlu bir bebekle elinde ayağında üçer parmağı olan bir bebek aynı kefeye mi konulacak?

Kürtajı yasaklayalım demeden önce, özür konusunu kesin kurallara oturtmak gerekir.

Özürlü çocuk ile sevilmeyen çocuk ayrımını da iyi yapmak lazım. Çocuk isteyip de ultrasonda görünce “ben bunu beğenmedim, aldıralım yenisini yapalım” demek şımarıklık, bu şekilde çocuk aldıranlara iyi gözle bakmam.

Çocuk istemeyenler ise çok daha dikkatli olmalılar. Her şeyden önce, korunmayı bilmeliler. Prezervatif, spiral, doğum kontrol hapı, hiç olmadı ertesi gün hapı gibi envai çeşit korunma yöntemi varken maceraya atılıp, sonra da “ulan hata ettik” demek aptallıktır.

Yanlışlıkla, hata sonucu, alkollüyken falan, bir şekilde hamilelik riski doğduysa da, ertesi gün hapıyla olaya en baştan dur demek şart. Kürtajın ne kadar berbat bir operasyon olduğunu çeken bilir. Kürtaj, bir kadını hayatının sonuna kadar etkileyebilecek psikolojik ve fiziki etkileri olan bir operasyondur; burada detaylarını açıklamaya gerek yok. Ve doğum hamilelik, kontrol yöntemleri sayesinde kürtaja varmadan engellenebilecek bir durumdur.

Fakat bir de tecavüz eseri bebekler var ki, devletin diğer bebeklere olduğu gibi bu bebeklere de karışmaya kesinlikle hakkı yoktur. Sağlık Bakanı’nın “annesi istemezse devlet bakar” lafı da ayrı saçmalıktır.

19 yaşında, ailesiyle yaşayan bir kız düşünün. Hayvanın birinin bu kızcağıza tecavüz etmesi aile içinde tutulabilir, olay büyümeden çocuk aldırılır. Fakat bebeğin doğmasını beklemek korkunç bir mahalle baskısını da beraberinde getirir. Kızcağız zaten tecavüzün travmasını hayatının sonuna kadar yaşayacakken, onu bir de toplum önüne çıkarmak, bütün çevresinin olayı öğrenmesine neden olmak o kıza en az tecavüzcünün kendisi kadar kötülük yapmaktır. Bırakın kol kırılsın yen içinde kalsın, olay kapansın. Konu sadece tecavüzcü ve kadının ailesi arasında, mahkemede çözümlensin.

Türkiye gibi mahalle kavramının hâlâ yaşadığı bir ülkede, bir genç kadının tecavüzcüsünden hamile kalıp çocuk doğurduğunu ilan etmek o kadına yapılacak en büyük ihanetlerden biridir.

Sadece ailesiyle yaşayan genç kızlar için değil, tüm kadınlar için durum böyle. Yalnız yaşayan bir kadın da olayı büyütmeden kapatmak ister, evli bir kadın da. Adamın karısına tecavüz edecekler, tecavüzcüyü öldürmeyip devletin adaletine teslim edecek kadar irade göstermesi yetmeyecek, bir de çocuğun doğmasını mı bekleyecek?

Sağlık Bakanı “doğursun, istemezse devlet bakar,” diyor. Fetüsken alınacak bir çocuk ile doğduktan sonra yetimhaneye terk edilecek bir çocuğun anne gözündeki değeri aynı mıdır? O çocuğu doğurup kucağına aldıktan sonra aynı şeyleri düşünebilir mi bir anne?

Devletin isteği bu yönde ise, “çocuk doğduktan sonra zaten yetimhaneye vermez, sahip çıkar, böylece ailelerin çocuk sayısı artar” gibi bir düşünce varsa, nerede kaldı kaliteli gelişen toplum hayali? Çocuğundan da babasından da nefret eden annelerle mi artacak genç nüfusun kalitesi?

Sonuç itibariyle, anne karnındaki çocuk sadece anne babanın sorumluluğundadır. Üstelik daha bebek bile değilken, fetüs halindeyken alınan bir çocuğa devletin karışma yetkisi yoktur.

Başbakan, Sağlık Bakanlı ve konu hakkında fikir belirten diğer kabine üyeleri konunun İslami kurallarda nasıl geçtiğini iyi bilirler.

Unuttularsa da hatırlatalım, çocuk özürlü doğacaksa dört aydan önce aldırılabilir.

Ayrıca, “çocuğu İslam terbiyesi ile yetiştirememek” korkusu da çocuğun alınmasını meşru kılar.

Konuyla ilgili bir hadis-i şerifte deniyor ki, “insan anne karnında sperma olarak 40 gün, embriyo olarak 40 gün, et parçası olarak da 40 gün kalır. Bundan sonra ruh verilir.” (Redd-ül Muhtar)

Bu hadis-i şerife dayanan İslam alimleri de, yukarıdaki şartlar (özürlü doğacak olması veya İslam terbiyesiyle yetiştirilemeyecek olması) geçerliyse çocuğu 120 günden önce aldırmaya onay vermişlerdir. 120 günü geçtiyse, şartlar ne olursa olsun çocuk aldırmak haramdır.

Hem bilimle, hem sahih hadislerle kesinleştirilmiş bir konuda “bir aylık bile olsa bebek canlıdır, aldırılmasına izin vermiyoruz!” diye ahkâm kesmek cehaletin dik alasıdır.

Hükümetin kürtaj düşmanlarına sormak istiyorum, yetimhanelere bırakılacak tecavüz piçleriyle mi artacak bu toplumun genç nüfusunun kalitesi? Tecavüzden doğan çocuğu getir devlet baksın diyorsunuz da, yetimhaneler dahil, devletin hiçbir işletmesinde çocuklara gerekli eğitim ve terbiyeyi verebilecek yeterlilik yok.

İnsanların doğmamış çocuğuna musallat olmayı bırakın.

Yorumlara kapımız açık