Feb 12, 2013

Yazan Kategori Genel, Konu Dışı Mevzular | Yorum Yok

Django Unchained

Django Unchained

Spaghetti western üstadı Sergio Leone aramızdan ayrılalı yıllar oldu. Neyse ki Leone’nin tarzını takip eden yönetmenler hâlâ var ve ellerinden geleni yapmaya devam ediyorlar. Bunların başında da Quentin Tarantino geliyor tabi ki. Uzun diyaloglar, anti kahramanlar, koyu atmosferler, opera havasına bürünen sahneler ve tabi ki Ennio Morricone gibi babaların müzik çalışmaları, Tarantino sayesinde yaşamaya devam ediyor.

Geçtiğimiz hafta “kadro pek iç açıcı değil ama 1930’ları görürüz, eğleniriz” diye gittiğim Lawless’dan belki de pek beklentiyle gitmediğim için büyük zevk almıştım. İki haftadır gitmeye bir türlü fırsat bulamadığım Django Unchained’e de dün “ön sıra bile olsa razıyım” diye koştum.

ABD tarihine olan ilgimi bilenler bilir. Önce Kızılderilileri yok eden, sonra zencileri getirip harcayan, memlekette kesecek adam kalmayınca da Somali’den Irak’a, Yemen’den Suriye’ye her ortamda adam kesmeye devam eden ABD’nin geçmişi de bugünü de kirlidir.

Django Unchained’de kölelik sistemi ve kölelere uygulanan vahşet, çok farklı anlatılmış. Amistad gibi kitabı muhteşem, filmi sıkıcı yapımların aksine, Django Unchained hem vermek istediği mesajı veriyor, hem de “selam burada mesaj verilecektir,” diye filmin tadını kaçırmıyor.

Tarantino, kendi içindeki intikam duygusunu kahramanlarına yükleyip, geçmişteki olayları kendi hayalindeki gibi yönlendirmeye çalışan bir adam. Inglourious Basterds’da Hitler’den Goebbels’e tüm Nazi yönetimini öldüren Tarantino, Django Unchained’de kölelik sisteminin dibine dinamit yerleştirmeye çalışıyor.

Film, az çok tahmin edilebilir hikâyesi, uzun tartışmalar ve boku çıkarılmış kanlı çatışma sahneleriyle tam bir Tarantino klasiği. Elbette ki bir Tarantino filminin önemli özelliklerinden biri olan “alışılmışın dışına çıkma ve bunu hakkıyla yerine getirme” özelliği, bu filmde de köleliğin zirvede olduğu dönemde at üstünde dolanan bir zenci kovboy, kardan adam üzerinde talim yapan kovboy gibi sahnelerle öne çıkıyor.

Tarantino, eline aldığı her oyuncuyu Oscar’a aday olabilecek aktör seviyesine getiren bir adam. Christoph Waltz’un ardından bu filmde de Jamie Foxx, beklediğimin çok üstünde bir performans sergiledi. Tabi ki Tarantino “gel la film çekelim” dediğinde senaryoyu sormadan koşan Samuel L. Jackson gibi babalar da filme büyük değer katıyorlar.

Christoph Waltz birden çok dili konuşan Alman doktoru hakkıyla canlandırırken, Samuel L. Jackson da kraldan çok kralcı zenci köleyi kendinden tiksindirecek kadar başarıyla canlandırıyor.

Titanic yüzünden bir türlü ısınamadığım, ama Blood Diamond, The Departed, Catch Me If You Can gibi filmlerde muhteşem oyunculuklar çıkaran Leonardo DiCaprio da yarı efendi yarı psikopat çiftlik sahibini tam olması gerektiği gibi canlandırmış.

Oyunculuklar için söylenecek çok bir şey yok. Jamie Foxx’un bile harika oynadığı bir filmde Samuel L. Jackson gibi bir adamı sorgulayacak değiliz.

Film, köle ticaretinin doğal sayıldığı, kölelere yapılan işkence ve eziyetlerin kimse tarafından sorgulanmadığı, kadın kölelerin misafire, eşe dosta ikram edilip erkek kölelerin zevk için ölümüne dövüştürüldüğü, en küçük suç yüzünden korkunç yöntemlerle cezalandırıldıkları bir dönemi “bak böyle şeyler oldu, yaaa öyle işte,” diye değil de, Tarantino tarzıyla çok başarılı bir şekilde anlatıyor.

Filmde, gladyatör gibi köle dövüştürmeye mandingo demişler. Kölelik ve iç savaş hakkındaki kitaplarda köle dövüşlerinin bahsi geçer ama mandingo diye özel isimle anılmaz. Mandingo, (porno aktörü olan değil) Afrika’da bir kabile ismi aslında. Kabilenin erkekleri çok güçlü kuvvetli oldukları için köle ticaretinde epey para eden adamlarmış o zamanlar. Tarantino sanırım o kabileden etkilenerek mandingo ismini verdi filmdeki dövüş olayına.

Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı Stephen karakteri, kraldan çok kralcı insanlardan yeniden tiksindiriyor. Bir yandan da Pulp Fiction’da yardıran genç tetikçinin manyak bir ihtiyarı canlandırmasını görerek “ulan yaşlanıyoruz,” dedirtiyor. The Holiday’de titrek ihtiyar Eli Wallach, Lawless’da mafya babası Gary Oldman böyle hissettirmişti bana. (Lawless’daki Gary Oldman’ı, Road to Perdition’daki Paul Newman’a benzeten sadece ben değilimdir umarım.)

Deli gibi film izleyen biri olsam da film eleştirmeni gibi açı, dekor, sahne cart curt eleştirisi yapacak bir adam değilim. Ama Django Unchained’i o kadar beğendim ki, yazmadan duramadım.

Ayrıca şunu da hatırlatmak lazım, müziklerin bazılarında Ennio Morricone, bazılarında ise Johnny Cash imzası var. Sadece soundtrackleri için bile sinemaya gidilesi, DVD’si alınıp arşive katılası bir film olmuş Django Unchained.

Jamie Foxx sayesinde bugünkü trollerin atalarını da bulmuş olduk.

Yorumlara kapımız açık