Pit Café

Otomotiv eksenli seyahat, sanat, iş dünyası, gündem yazıları

ALP GEÇİTLERİ 14. BÖLÜM: STELVIO PASS

Tirol, Avrupa’nın doğal güzelliklerinin büyük kısmını barındıran nefis bir bölge. İtalya’nın kuzeyi de bu bölgenin içindedir ve gerek mimarisi, gerek yaşam tarzıyla Güney İtalya’dan epey farklıdır.

İtalyan aksanıyla, Passo dello Stelvio diye okuyunca daha bir sevimlileşen Stelvio geçidi de bu nefis doğa parçasında yer alıyor ve Güney Tirol’ün sınırını oluşturuyor.

İtalya Alplerinin en meşhur geçididir Stelvio. İsviçre’de Furka neyse, burada da Stelvio odur popülarite açısından.

Kayak merkezleri nedeniyle zirve yaz kış kalabalık olur, yol açıkken araçlar, kapalıyken teleferik ve helikopterler hababam yolcu taşırlar.

Bu güzide yolumuz, 2770 metrelik zirvesiyle Fransa Alplerindeki Col de l’Iseran’dan sonra Alp Dağlarının en yüksek rakımlı geçidi.

Stelvio, diğer Alp geçitlerine göre daha genç olmasına rağmen yapısı nedeniyle dünyanın her yanından sürüş meraklılarını mıknatıs gibi çeken bir geçit. 1825 yılında Avusturya İmparatorluğu tarafından inşa edilen yol, 1. Dünya Savaşı’nda büyük çatışmalara sahne olmuş. Karın, buzun üzerinde aylarca sürmüş katliamlar.

Sonradan stratejik önemini yitirse de otomobillerin yayılması sayesinde popülerliğini hiç yitirmemiş. Günümüzde 75 hairpin viraj ve onlarca S virajla baş döndürerek İtalya’nın Stelvio ve Bormio şehirlerini birbirine bağlıyor.

Stelvio’nun otomotiv kültüründeki yerini güçlendiren olay, Stirling Moss’un 1990’ların başında burayı geçerek televizyonda yayınlamasıdır. Ardından bir anda patlar gider Stelvio. Avrupa’nın neredeyse bütün bisiklet turlarının merkezi olur, dünyanın her yanından sürüş meraklıları akın ederler.

Peki Top Gear durur mu? Gelirler, sürerler ve Jeremy Clarkson ilan eder: “Dünyanın en iyi sürüş yolu!” (Clarkson yıllar sonra Romanya’da Transfagaraşan’a gittiğinde fikrini değiştirir ama Stelvio bu reklamı hala kullanır.)

Clarkson haklı. Çeşit çeşit virajı, ürpertici uçurumları, enfes manzaraları, kaymak gibi asfaltı, kekik kokan oksijeni, rengârenk çiçekleri, heybetli zirveleri, ceylandan kunduza kadar bir dünya hayvan barındıran çevresiyle Stelvio, kesinlikle dünyanın en güzel yollarından biri.

Umbrail’den Stelvio’nun zirvesine ulaştığımda hayallerim yıkılmıştı. Sürekli gidip gelen sis, dinmeyen yağmur ve sert rüzgârın eşliğinde hüzünle baktım aşağı.

Alplerin en kalabalık geçidi sadece bana ve Defender’ının içinde ot çeken müptezel bir İtalyan’a kalmıştı ve I Am Legend’deki Will Smith gibi ne yapacağımı bilemez durumdaydım.

Düşünürken yağmur çatır çatır yağan bir kara dönüştü ve geçidin yanlarındaki sarı ikaz ışıkları yanmaya başladı. Arabaya doğru yürüdüğümü gören müptezel camdan seslendi: “Heyelan riski var, yolu trafiğe kapattılar. Aşağı gitme.”

Kafamı salladım. Sonra da “müptezel kafasıyla iş mi yapıcam, kim bilir neler görüyor şu anda,” diye söylenerek saldım kendimi aşağı.

Demez olaydım. Tepelerden aşağı sürekli yuvarlanan taşlar, beyazlayan asfalta tutunamayan yazlık lastikler, bariyersiz uçurumlara doğru sürekli kayan otomobil, uzak bir vadide kopup giden çığ ve tepemde her an bir parçasını aşağı yollayacakmış gibi duran Stelvio buzulunun korkularıyla gazlamaya başladım.

Biraz inince kar yağmura döndü ama sonu gelmiyordu yukarıdan düşen taşların. Geçidin dibindeki köye indiğimde frenler ateş olmuş, 2 derece havada sırılsıklam terlemiştim. Alplerin en kalabalık geçidi, yalnız yakaladığını affetmiyordu.

Balata kokularının arasında düşündüm. “Ben buraya geçip gitmeye gelmedim. Gece köyde kalayım, sabah zirve yapayım.”

Küçük bir pizzeria’da pizzamı yerken hava açmaya başladı. Önce temizlik araçları girdi geçide, sonra güvenlik ışıkları söndü. Baktım ki zirve masmavi, koştum dışarı. Frenler normale dönmüş, koku kalmamış.

Hızla ısınan hava asfaltı kurutmaya başlayınca yeniden vurdum yola. Peşime takılan bir Mini Cooper S arkadan ittirdikçe açtım gazı, korkuyla indiğim geçitten heyecanla, keyifle, adrenalinle gazladım yukarı.

Zirvenin en nefis manzaralı oteli olan Hotel Folgore’deki odama yerleştiğimde son 10 günün nasıl bir rüya olduğunu düşündüm. Hahntennjoch, Furka, Susten gibi efsanelerden geçmiş, dünyanın en güzel yolunun zirvesine ulaşmıştım.

O gece pencereyi hiç kapatmadım. Vedaya hazırlandığım Alplerin oksijenini bol bol çektim içime. Ve zirvede bıraktım.

Arrivederci Stelvio.

Önceki Yazı Post

Sonraki Yazı Post

Sen ne diyorsun?

© 2007 - 2018 Pit Café