Akay Perker Hakkında

Akay Perker, 1980′li yılların darbe sonrası kaosuna, Hey Corç Versene Borç facialarına, siyah önlük mü mavi önlük mü tartışmalarına, egosu kendinden büyük siyasetçilerin trajikomik atışmalarına şahit olmasının ardından dünyasını şaşıranlardan sadece biri.

Demokrasiye müdahale edilmesinin ne kadar yanlış olduğunu, ilkokul üçüncü sınıfta arkadaşlarının oyuyla kazandığı sınıf başkanlığı koltuğunu, öğretmenin vetosuyla kaybedince öğrendi. Akay’ın arkadaşlarını örgütlemeye hevesli ve yaramaz bir öğrenci olduğunu düşünen öğretmen, minik öğrencilerin ilk demokrasi girişimini yerle yeksan etmişti. Ve Akay dedi ki, “güç siyasette değil, ticarettedir bebek!”

Başkanlığı kaçırınca sınıf geçmekten başka bir hedefi kalmayan minik Akay, ticarete atılmaya karar verdi. Üstelik başkanlık hedefi de olmadığından, öğretmenlerin gözüne girmek için bir çaba sarf etmeyecek, istediği gibi yaramazlık yapabilecekti.

Piyasada sadece RC Cola’nın bulunduğu bir dönemde, kilometrelerce uzaktaki bir bakkaldan getirdiği Coca Cola’ları arkadaşlarına satarak ticarete girişti. Yaptığı kulis çalışmasının ardından kooperatif koluna seçilmeyi de başaran minik Akay, ilkokulu kooperatif kolu üyesi ve cambaz torbacı olarak tamamladı.

Ortaokulda özel bir koleje başlayan Akay, pazarın genişliğine hayran kalmıştı. Kolej öğrencileri zengindi ve her istediklerini alabiliyorlardı. Hedef kitlesinin alım gücünün bu kadar yüksek olması Akay’ı havalara uçurdu ve 15 yaşında Tahtakale ortamıyla tanıştı. Okula ilk Rotring Tikky kalemleri, pembe, yeşil renklerde yazabilen Pilot kalemleri getirdiğinde, marka olmayı başarmıştı. Artık herkes “Akay bunu bulabilir misin?” diye çeşitli broşürler ve resimlerle ona geliyordu.

Okuldaki ticari gücünü ve markasını konuşturmaya başladıktan sonra yeniden siyasete atılmaya karar verdi. Siyaseti ticaretle birleştirip öğretmenlerin aradığı her şeyi uygun fiyata ayarlayabildiği için siyasette önünün açılacağına inanıyordu. Öğrenci Temsil Başkanlığı’na seçilmek için fotokopicide çoğalttığı seçim afişlerini tüm okula asıp dev bir seçim kampanyasına giriştiğinde, başkanlığı garantilemişti bile.

Siyasette başarılı olsa da, yönetimin inadıyla başaramadıklarını, sınıfı örgütleyip topluca kafa kazıtmak, sınıfça okuldan kaçmak gibi geniş çaplı eylemlerle desteklemesi, demokrasiye yeniden darbe vurulmasına ve koltuğu kaybetmesine sebep oldu. Okulun en büyük sigara kaçakçısı, aldığı sayısız disiplin cezasıyla birlikte, en sonunda ceza olarak Yeşilay Kolu’na dahil edildi.

Liseyi Yeşilay Kolu’nun toplantı odasında sakladığı sigara, sustalı bıçak, kalem şeklinde kurusıkı tabancaları satarak bitiren Akay Perker insanı, üniversitede işlerini legalleştirip bir şirket çatısı altında birleştirdi.

İlkokuldan beri yürüttüğü ticari mantığa Seth Godin diye bir adam Mor İnek adında bir tanım getirdiğinde mosmor bir inek olduğunu anladı, sevindi.

İlk ithalatlara başladığı dönemlerde, Türkiye’deki vergilerin ne kadar kalın kazıklar şeklinde tasarlandığını gördü. Bunun üzerine yurtdışında şirket açıp daha az vergi vermeyi kafaya koyan kapitalist adam, şu anda Los Angeles, New York ve İstanbul’da faaliyet gösteren ve garip garip şeyler satan bir teknoloji firmasının sahibi olmakla birlikte, hem kendince ticaret, hem de bazı firmalara danışmanlık yapıyor.

Özel yaşamını kapitalizmin çarklarına kaptıran (satan da denebilir) bu adam, henüz satmadığı bölümlerde denizle, motorsporlarıyla ve alternatif sporlarla ilgileniyor. Kocaman bir DVD arşivi ve bir sürü kitabı var, iş güç peşinde koşarken yeterince sosyalleştiğini düşündüğü için fırsat bulduğu zamanlar arşivleriyle ve yakın dostlarıyla ilgileniyor.

Bekârlık kalesini azimle savunuyordu ki, çok masumane amaçlarla uçup gelen bir kuş, o kaleyi yıkarak yerine muhteşem bir gönül sarayı inşa etti. Uzunca bir süredir, yaşlanana kadar içinde oturmaya karar verdiği bu gönül sarayında keyif çatıyor.

Genelde klasik ve metal müzik dinlediğinden, symphonic ve gothic metal müzikten orgazmik bir tat alıyor. Klasik Amerikan arabalarını, 1930′ların Amerikasını, yelkenli tekneleri, salaş kamyoncu ve esnaf lokantalarını, yamaç paraşütünü, çilek ve kayısıyı, .44′lük Magnum’u, İstanbul’u, film-noir ve spaghetti western türünde filmleri, Meksika mutfağını, Marquis de Sade ve Henry Miller gibi süper adamların edebiyatını, Aston Martin’i, distopik düşünceleri, Los Angeles’ı, çevresindeki keyif ülkeleriyle birlikte Karayip Denizi’ni, domuz burun kovboy çizmelerini, kaliteli puro ve kahveyi seviyor, günün birinde GumBall 3000′e katılmanın hayalini kuruyor.

Siyasete, politikacılara, araştırmadan atıp tutanlara, bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlara, medyaya, medyanın her dediğine inananlara, personelin hakkını yiyen şirket yöneticilerine, özel sektörün hepsini aynı sanıp gerzekçe bir düşmanlık sergileyen çakma solculara, dinin, askeriyenin, toplumsal kuralların veya Atatürk’ün arkasına saklanıp her boku yiyenlere, İngiltere’ye, düşünce yapısının darlığı yüzünden insanları kategorize etmeye çalışan dar kafalılara, yeniliklere açık olmayanlara, futbola, en küçük şekilde bile olsa ırk ayrımı yapanlara, imla kurallarını bilmeyenlere sinir oluyor.

Yazıyor çünkü yazmak eğlenceli geliyor. Herkes okusun, popüler olsun diye değil, laf olsun diye yazıyor. İçinden geleni söylüyor, süslü cümlelerle ukalalık peşinde koşmuyor. Yine de ukalalıkla, insanları aşağılamakla suçlandığı olabiliyor, “olur öyle,” diyerek konuya açıklık getiriyor. O nedenle yazdığı sitelerde kimliğini pek fazla umursamıyor. En çok Delinin Kuyusu’nda olsa da, FictionPress ve World Hum gibi kendince önemli birkaç sitede de karaladığı oluyor. Pit Café adlı blogunda lüks otomobiller hakkında, Efendi Kaptan adlı blogunda da lüks tekneler hakkında ahkâm kesiyor.

“Yok ben burda yazanlara inanmıyorum, kendisine sorcam!” derseniz, iletişim sayfasını deneyebilirsiniz.