Pit Café Hakkında

80′lerin başında çocuk olanlar bilirler, mıknatıslı kalem kutuları vardı eskiden. İlkokula baÅŸladığımda öyle bir kalem kutusu almıştı dayım bana. DiÄŸerlerinden farkı, kocaman bir Formula 1 otomobilinin fotoÄŸrafıyla süslü olmasıydı. O kalem kutusunu o kadar sevdim ki, ilkokul bitene kadar baÅŸka kalem kutusu kullanmadım.

Formula 1 ile o kalem kutusu sayesinde tanışmıştım. Dayım izlerdi, sıkı takip ederdi o zamanlar. Bir defter alıp Turbo sakızlardan çıkan spor araba resimlerini biriktirmeye de, Formula 1 takip etmeye de onun sayesinde baÅŸladım. 80′lerin fakir mi fakir Türkiyesinde Formula 1′ı takip eden de pek fazla olmadığından olsa gerek, dayım izlediklerini paylaÅŸmak, muhabbet etmek için beni seçmiÅŸti kendine.

Aslında küçükken hiçbir ÅŸey anlamazdım Formula 1′dan. Televizyondan baÅŸka yerde göremeyeceÄŸimiz, tekerlekleri dışarıda, tek kiÅŸilik arabaların yarışmasını izlemenin tek eÄŸlencesi kaza yapmalarıydı. Fakat bir haftasonu öyle bir olayla karşılaÅŸtık ki, Formula 1 kazalarının bir çocuk gözünde bile aslında o kadar da eÄŸlenceli olmadığını anladım. 1994 San Marino GP’nin olduÄŸu haftasonu sıralama turlarındaki kazada Roland Ratzenberger, ertesi günkü yarışta da, dayımın taraftar olarak desteklediÄŸi pilot Ayrton Senna öldü.

Pilotların ölümü bile küçümseyerek yarıştığı Formula 1, o günden sonra en ilgimi çeken spor haline geldi. Zaman içinde diğer motor sporlarıyla da ilgilenmeye başladım. Motosiklet maceram da o zamanlar dayımın kullandığı, o bir yerlerden gelirken sesini duymaya başladıktan 10 dakika sonra simsiyah dumanını, 15 dakika sonra da kendisini gördüğümüz Puch marka motosikletle başladı.

Hem motosikletler, hem otomobillerle küçük yaşta tanışmamdan olsa gerek, motor sporlarında pek seçici olmasam da, bindiğim otomobillerde hep fazlasıyla seçici oldum. Lüks de olsa, piyasada çok fazla olduğu için sıradanlaşan otomobiller yerine klasikleri, egzotikleri sevdim.

Oyuncaklarımla oynarken bile her yerde bulunan plastik arabalara bakmaz, daha gerçekçi duran, markası modeli belli olan oyuncak arabalarla oynardım. Parkelere pastel boyayla yollar, pistler yapıp arabalarımı yarıştırırken, parkelerindeki pastel pistlerden pek hoşlanmayan annemin fırlattığı güdümlü anne terlikleriyle dönerdim gerçek dünyaya.

Cicili bicili bir kolej öğrencisi olarak ortaokula giderken bile fırsat buldukça oto tamirhanelerine gider, büyüyünce bir oto tamirhanesi açmanın ve o zamanlar dolmuÅŸ olarak kullanılan Chevrolet’leri, Plymouth’ları restore etmenin hayalini kurardım. Karneye gelen her zayıfta babam beni oto tamircisine çırak vermekle tehdit eder, ben de bu tehdidi gerçekleÅŸtirmesi için dua ederdim. Hiçbir zaman oto tamirhanesinde çalışamadım ve büyüyünce de eski otomobilleri restore eden bir dükkan açamadım. DolmuÅŸ olarak kullanılan eski Chevroletler zamanla ortadan kalkıp yerini Ford Transitlere bırakınca, en azından trafikte görüp görüp içlendiÄŸim otomobiller de ortadan kaybolmuÅŸ oldu.

Gerek lüks otomobillere, gerekse klasiklere olan ilgim çocukluÄŸumdan beri devam ediyor. EskiÅŸehir’de kaderine terk edilmiÅŸ olan Devrim’i görünce hüzünlenip aÄŸlayan bir çocuk daha var mıdır bilmem.

Büyüdüm, para kazandım, iflas ettim, Türkiye ve ABD’de yeni ÅŸirketler açtım, sosyal ve iÅŸ yaÅŸamımda türlü deÄŸiÅŸiklikler oldu ama otomobillere olan sevgim hiç deÄŸiÅŸmedi. ÇeÅŸitli spor otomobiller, motosikletler alıp kullandım, denedim; pek egzotik sayılmasa da Türkiye piyasasına göre iyi denebilecek bir otomobile biniyorum. Türkiye ve ABD’de amatör olarak draglarda, rallilerde yarıştım. Profesyonel pilotluk yolunun çocukken oyuncaklarla deÄŸil, gerçek arabalarla, go kartlarla yarışmaktan geçtiÄŸini bildiÄŸim için profesyonelliÄŸe hiç heveslenmedim.

Otobanlarda, E-5′de, BaÄŸdat Caddesi’nde yaptığımız yarışlar, girdiÄŸimiz makaslar için kimseden özür dilemiyorum. Yaptığımız hataydı evet, ancak sokaklarda yarışanları engellemenin yolu adam gibi pistler yapmaktan geçer ve bu da devletin görevidir. Devlet, yarış meraklısı gençlerin bu heyecanını bastıracağı pistler yapmazsa, bu çocuklara caddelerden baÅŸka yer kalmaz. Azami 20 yaşındaki gençlerin kamuoyu oluÅŸturup “biz pist istiyoruz” diyecek becerisi olmadığından, heyecanlarını en kısa yoldan bastırmaya çalışırlar. Yaptıkları hatadır, baÅŸkalarını tehlikeye atmaktır, doÄŸru. Ancak onlara küfretmek, ceza yazmak yerine enerji ve yeteneklerini yönlendirmek daha mantıklı bir davranış olacaktır.

Hiçbir zaman sözü kısa kesemediğimden, yine uzattım.

Sadede gelecek olursak, geleneksel medyada olsun, internette olsun, otomobil fotoğraflarının, videolarının bulunabileceği binlerce kaynak var. Fakat Türkçe bloglar arasında sadece lüks otomobillerden, lüks otomobil aksesuarlarından ve motor sporlarından bahseden konu spesifik bir blog hiç yok diyebilirim.

Pit Café’yi o nedenle açtım. Hem bildiklerimi, öğrendiklerimi paylaÅŸmak, hem de otomotiv sektörü hakkındaki yorumlarımı yazmak için. Morgan ve Aston Martin hayranı olsam da bu sitede hiçbir markanın resmî destekçisi deÄŸilim.

Yazı aralıkları pek dengeli değildir burada, bazen bir hafta bir şey yazmam, bazen günde üç yazı girerim. Bloggerlığı bir profesyonellik olarak görmüyorum, bir işadamının blog yazması boş vakitlerde kafa dağıtmaya yarayan bir eylemdir diye düşünüyorum ve öyle de yapıyorum.

Buraya kadar okuduysanız tebrik ediyor, iletişime geçmek isteyenleri iletişim sayfasına bekliyorum.

Teşekkürler,

Akay Perker.